İş dünyasında artık kimse “biz sezgilerimize güveniyoruz, veriye dayanmadan karar alıyoruz” demiyor, diyemiyor. Yapay zeka araçlarının da etkisiyle her toplantıda bir grafik, her sunumda bir analiz, her strateji belgesinde bir metrik seti varken kimsenin verisiz karar verme gibi bir lüksü kalmadı artık. Yöneticiler, pazarlamacılar, ajanslar, araştırma şirketleri, serbest çalışanlar, danışmanlar… Herkes masasındaki tüm meselelere veri odaklı yaklaşıyor ve bununla gurur duyuyor.
Ama dikkat ederseniz herkes veri diyor, kimse araştırma demiyor.
Yani verinin nasıl elde edildiğinden söz etmiyor. Oysa veri başka şey araştırma süreci başka şey. Veri her yerden akar, her an birikir, hali hazırda elinizin altında veya isterseniz elinizin altında olabilecek olandır. Araştırma ise doğru soruyu sorup (bazen kişiye, bazen veriye), işe yarayacak olan doğru bilgiye ulaşmaktır. İçgörü bilgisi de o bulguları yorumladığınızda ortaya çıkar, kararlarınızı asıl şekillendiren odur. Hatta bilgiyi bir bağlama oturtmadan yorumlayamazsınız.
Bugün veriden bol bir şey yok, ancak araştırma ve analiz sürecini doğru yapacak ve yapılanı doğru yorumlayarak bağlama oturtacak insan az, bir içgörüye ulaşıp da onu kendi işine uygulayabilecek olan daha da az. İş dünyasının en büyük paradokslarından birini de tam burada yaşıyoruz. Elimizde hiç olmadığı kadar çok veri var ama verdiğimiz kararlar bununla orantılı olarak çok da iyileşmiyor, hatta sinyaller kötüye gittiğini söylüyor.
Bu durumu uzun süredir gözlemliyorum, katıldığım toplantılarda anlatıyorum, işin doğrusunu vurgulamaya çalışıyorum. Hatta sırf bu işin önemini vurgulayayım diye bir de 14 saatlik eğitim planladım.
Bunun böyle olduğunu da sadece ben söylemiyorum.
NielsenIQ, 2025 yılının sonunda 250’den fazla CMO ve üst düzey pazarlama karar vericisiyle küresel çapta bir araştırma gerçekleştirmiş. Farklı sektörlerden, farklı büyüklükteki şirketlerin pazarlama yöneticilerinden toplanan yanıtlar doğrultusunda şekillenen “CMO Outlook: Guide to 2026” raporu, hoşumuza gitmese de gerçekçi bir tablo çiziyor.
Biz en son söylenecek şeyi en başta söyleyelim…
CMO’ların %54’ü farklı kaynaklardan gelen veriyi birbirine bağlamakta zorlandığını söylüyor. Bu oran bir önceki yıl %31’di, yani bir yılda neredeyse iki katına çıkmış. Çok ciddi bir artıştan söz ediyoruz. Pazarlama dünyasının tepesinde oturan isimler, ellerinin altındaki verileri birbirine bağlayamadıklarını; oradan bilgiye ve nihayetinde de bilgeliğe ulaşamadıklarını ifade ediyorlar.
İnanması güç değil mi?
Neden bağlayamıyorlar dersiniz? Evet, yatırım bütçesi eksikliği %25’ten %40’a çıkmış bu önemli. Ama bence daha dikkat çekici olan başka bir bulgu var. Veriyi içgörüye dönüştürecek yetenek eksikliği %25’ten %36’ya yükselmiş. Gereken bütçeyi ayırsanız bile gelen araştırmayı, gerekirse ek araştırma ve analizler yapacak, sonra anlamlandıracak, ulaşılan bilgiyi yorumlayacak; işi karar vericilerin masasına doğru şekilde tercüme ederek koyabilecek insanı bulmak giderek zorlaşıyor.
Yetenek de bütçe de kısıtlı olunca ne oluyor?
Mevcut veriyle idare ediyorsunuz, o da yüzeysel kalıyor. CMO’ların %74’ü hala ağırlıklı olarak “ne oldu?” sorusuna cevap veren tanımlayıcı analitik kullanıyor. “Bundan sonra ne olabilir?” sorusuna cevap veren öngörücü analitik %49’da, “ne yapmalıyız?” diyen yönlendirici analitik ise %42’de kalıyor. Tüm paydaşların erişebildiği merkezi bir veri deposuna sahip şirketlerin oranı da %37.
Bunun doğal sonucunu da rakamlarda görüyoruz. Veri sistemlerinin gelecekte ihtiyaçlarına uyum sağlayacağına “çok güvenen” CMO oranı bir yılda %20’den %8’e düşmüş. Şirket içi değişime direnç ise %20’den %35’e fırlamış. Liderler hem kullandıkları sistemlere (yapay zeka dahil) güvenini kaybediyor hem de kurumlarının içerisindeki değişime karşı bir dirençle karşılaşıyor.
Pazarlama liderlerinin eline hiç olmadığı kadar çok veri, analiz, rapor ulaşıyor ama çoğu bu veri-bilgi setlerin içinde kaybolmuş durumda. Daha kötüsü, kaybolduklarının ve çıkış yolunun ne olduğunun farkında bile olmayabiliyorlar.
CEO’lar Uzun Vadeye Olan İnancını Kaybediyor
Raporun beni çok rahatsız eden bir diğer bulgusuna gelelim. CEO ve CFO’ların uzun vadeli marka inşasının yarattığı değere olan inancı %80’den %69’a düşmüş. Bir yılda 11 puanlık gerileme ciddi bir sinyal, özellikle CMO’ların %74’ünün ROI kanıtlama baskısı arttı dediği bir ortamda… Bütçeler kısılıyor, harcanan her kuruşun hesabı soruluyor. Hal böyle olunca, CMO’lar da dijital kanallara dört elle sarılıyor. Çünkü dijitalde ROI daha görünür, kanıtlanabilir ve raporlanabilir; bu eğilim bir noktada anlaşılabilir de…
Anlaşılması güç olan ise, hedefleme ve erişim %78 ile zirvede dururken, CMO’ların sadece %60’ının yaratıcılığı ROI üzerinde önemli bir etken olarak görmesi.
Bana bugüne kadar yaratıcı bir iş çıkarmamasına rağmen sektöründe güçlü bir konumda olan tek bir marka ismi söyleyebilir misiniz? Ben de öyle düşünmüştüm.
Şimdi… Burada durup bir şeyin altını çizmek istiyorum. Dijital kanallarda hedefleme ve erişim araçlarını sadece büyük markalar kullanmıyor. Aynı platformlarda, aynı panelleri kullanarak bireyler de reklam veriyor, KOBİ’ler de. Bir mahalle kasabı da Instagram’dan hedefleme yapabiliyor, evindeki masasında çalışan bir girişimci de Google Ads’te aynı erişim araçlarına ulaşabiliyor. Hedefleme ve erişim artık bir rekabet avantajı değil, bir altyapı…
Peki o zaman büyük markayı büyük marka yapan ne?
Daha çok bütçeyle aynı araçları kullanmak mı? Aynı panelden daha fazla reklam vermek mi? Herkesin gördüğü veriyi herkes gibi okumak ve raporlamak mı? Eğer bu sorulara “evet” yanıtını veriyorsanız… Ortada büyük bir marka göremiyorum, sadece büyük bir reklam bütçesi görüyorum. Hepsi bu kadar.
Büyük marka olmanın (yani segmentinde baz tüketicisi en fazla olmanın) gerçek avantajı, tüketicisini rakiplerine kıyasla daha derinden tanımasıdır. Bunun arkasında ciddi bir araştırma altyapısı vardır ve bu altyapı şirketin yaratıcılığını besler. Araştırmayı ve yaratıcılığı stratejinin merkezinden çıkardığınız anda, geriye sadece bütçe kalır. O bütçe de eninde sonunda biter, sonra siz neye ne harcayıp ne elde ettiğinizin (ROI-ROAS) hesabını vermek için aradığınız cevapları hiç yapmadığınız araştırmalarda bulmaya çalışırsınız.
Malumun ilanı olacak lakin…
NielsenIQ’nun kendi araştırmaları dahil birçok çalışmanın, güçlü yaratıcı içeriğin satışlarda %50’ye varan artış sağlayabildiğini gösterdiğini de bir dipnot olarak düşelim. Bu da araştırmaları tam yapamama, yapsak da okuyamama meselesinin kendisi aslında. Elinizdekini, ölçüleni görüyor, doğru kabul ediyor, hatta bunu tercih ediyorsunuz, doğru yorumlanması gerekeni görmüyorsunuz, göremiyorsunuz.
Zaten araştırma sonucu gerçekle örtüşmüyorsa yorumlasanız ne olur, yorumlamasanız ne olur.
Araştırmayı doğru yapsak da doğru okuyamama meselesi veriyi bağlayamamaktan bütçe kararlarına, yaratıcılığı küçümsemekten ROI hesaplamalarına kadar her yerde karşımıza çıkıyor. Bunun bir de tüketiciyi anlama tarafı var ve işin en kritik noktası da bu. NielsenIQ’nun henüz çok yeni bir tarihte, Mart 2026’da yayımladığı “Why Consumers Say One Thing and Do Another?” yazısına geçelim.
Tüketiciler Yalan mı Söylüyor?
Say-do gap diye bir kavram var, pazarlama dünyasında çok tartışılır. Tüketiciye “bu ürünü alır mısınız?” diye soruyorsunuz, o da “evet alırım” diyor. Sonra bakıyorsunuz marketten bambaşka bir şey almış. Bu durum yıllardır şirketlerin araştırmaya olan güvenini sarsan bir mesele. Ankete güvenilmez, tüketici söylediğini yapmıyor deyip araştırmanın kendisini suçlamak çok yaygın ve rahat, ama yanlış bir refleks.
Esasında tüketici size yalan söylemiyor, zaten neden söylesin ki?
Anket yaptığınız anda, o kişi o bağlamda, o duygu durumuyla, elindeki bilgiyle size dürüstçe cevap veriyor; sorun burada değil. Gerçek satın alma kararının verildiği an, anketin yapıldığı an değil; sorun burada.
Anket yapıldıktan sonra fiyat değişiklikleri yaşanıyor, rakip markaların promosyonları devreye giriyor, tüketicinin rafta karşılaştığı düzen farklı… Tüm bu değişkenler sabit kalsa bile, ki bu mümkün olabilecek bir şey değildir, alışkanlıklar ve bilişsel kestirmeler işin içine karışıyor. Anketin yapıldığı koşullarla satın almanın gerçekleştiği koşullar birbirinden tamamen farklı.
Tüketicinin niyeti kontrollü bir bağlam içerisinde ölçülüp değerlendiriliyor ancak gerçek davranışın gerçekleştiği bağlam bambaşka.
40 yılı aşkın süredir bu işin hem akademik hem uygulamacı olarak içindeyim ve çok net gördüğüm bir şey var. Araştırma güvenilmez diyen şirketlerin (reklam ajansları, halkla ilişkiler şirketleri dahil) büyük çoğunluğu araştırmayı doğru okumayı bırakın doğru araştırma yaptırmayı bilmeyen, bağlamını doğru oturtamayan, tek bir veri kaynağına bakıp tamam anladım diyen şirketler. Say-do gap araştırmanın başarısızlığı değil, insanın karar verme sürecinin ne kadar karmaşık, durumsal ve bağlamsal olduğunun kanıtı. Bunu anlamak ve buna göre araştırma tasarlamak da araştırma okuryazarlığının ta kendisi.
Bu sektörden bağımsız bir mesele. Hangi sektörde olursanız olun, güçlü şirketlerin araştırmayı okuyan, çıktıları birbirine bağlayan, gerçek dünyayla eşleştiren ve bundan öğrenen sistemlere ve insanlara ihtiyacı var.
İşte tam da bu nedenle araştırma okuryazarlığının bir liderlik yetkinliği ve meselesi olduğunu söylüyorum.
Bu yetkinliği nasıl kazanacağım derseniz… Bir alternatif sunuyorum.
Bu sorunu çözmek için İletişim ve İşletme Bilimleri Enstitümüzde (İBE) Stratejik Pazarlama Araştırmasının Temelleri ve Güncel Yaklaşımlar eğitim programını hayata geçirdik, çok da başarılı bir eğitim içeriği oldu.
İlgilenenler detayına bakabilir, bize veya hatta bana ulaşabilirler. Merak ettikleri soruları sorabilirler.
Şimdi buyrun seçkimizi okumaya…
Not: Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyici Listesi‘nde olması gerekenler lütfen DM’den mesaj göndersinler.
Murat Ülker, Oliver Banks’in “Driving Retail Transformation” ve Winter Nie ile arkadaşlarının “The Future of Global Retail: Learning from China’s Retail Revolution” kitaplarından yola çıkarak perakendedeki dönüşümü iki bölümlük kapsamlı bir yazı serisinde ele almış. Ülker, dönüşüm kavramının gelişigüzel kullanılmaya başladığına dikkat çekerek asıl meselenin hangi yöntemi uygulayacağımız değil, neyi nasıl değerlendirdiğimiz ve neyi gözden kaçırdığımız olduğunu vurguluyor. Veri ve içgörü değerlendirmeden insanları kazanmaya, belirsizlikle barışmaktan cesur kararlar almaya kadar geniş bir perspektif sunmuş. Perakendeyle ilgilenmeyenler bile dönüşüm kavramı üzerine düşünmek için okumalı.
Birinci Yazı:
İkinci Yazı:
Dr. Aylin Löle, LinkedIn’deki cinsiyet önyargısını gözler önüne seren çarpıcı bir deneyi paylaşmış. Metin yazarı Megan Cornish, profilindeki cinsiyetini erkek olarak değiştirdiğinde gönderi görüntülenmelerinin %421 arttığını fark ediyor. Sadece profil bilgisi değişiyor ama görünürlük bir anda fırlıyor. Sorun gerçekten algoritmada mı yoksa biz hâlâ eski alışkanlıklarla mı düşünüyoruz? sorusu üzerinde düşünülmeli.
Hakan Bulgurlu, Rijksmuseum’daki “Fake! Early Photo Collages and Photomontages” sergisinden yola çıkarak görsel manipülasyonun yapay zeka çağına özgü bir tehdit olmadığını hatırlatıyor. 1860’lardan 1940’lara kadar fotoğrafçıların kesip yapıştırarak, karanlık oda teknikleriyle izleyiciyi şaşırtmaya çalıştığını gösteren sergiden çarpıcı örnekler paylaşmış. Bulgurlu’nun vurgusu mühim… Mesele görsellerin bizi kandırıp kandıramayacağı değil, her zaman kandırabildi zaten. Mesele görsellerin anlık yayıldığı ve algıyı toplu olarak şekillendirdiği bir çağda bizim ayırt etme yetimizi nasıl güçlendireceğimiz. Üzerine düşünülmesi gereken bir paylaşım.
Ömer Barbaros Yiş, Türkiye’de 5G döneminin başlamasını değerlendirmiş. Kendisi Turkcell’de CMO olarak görev yapmış biri, dolayısıyla telekom lansmanlarına bakışı sektörün içinden. Lansman sürecinde en güçlü çıkışı hem reklam hem teklif tarafında Turkcell’in yaptığını düşünüyor. Dikkat çektiği nokta da önemli… Uzaktan araba kontrol etmek gibi örnekler yerine, hayata gerçekten değer katan ve özellikle sosyal fayda üreten uygulama örneklerinin lansmanlarda öne çıkarılması gerektiğini söylüyor.
Engin Aksoy, da 5G tartışmalarına sektörün oldukça içinden bakan biri. Aksoy, çok faydalı bir bilgilendirme yapmış. Bireysel hız testlerinin neden anlamsız olduğunu, hızın günlük kullanıcı için gerçekte ne ifade ettiğini ve 5G’nin asıl vaadinin bireysel hızdan çok kapasite ve eş zamanlı veri iletiminde yattığını gayet anlaşılır bir şekilde açıklamış. Özellikle “kullanıcıların yüzde 90’ı sadece izliyor, sadece yüzde 10’u indirme ve yükleme yapıyor” tespitine dikkat edilmesi gerekiyor. 5G konusunda kafası karışanların faydalanabileceği bir paylaşım.
https://www.linkedin.com/posts/enginaksoy_5g-ile-birlikte-internet-h%C4%B1z%C4%B1-konusundaki-activity-7446861888619098112-ssFS?utm_s ource=share&utm_medium=member_desktop&rcm=ACoAAAdvJ7YBvTefpWT7CIDArU5aCxwfZphnVO0
Nilhan Önal Gökçetekin, Economist Impact AI and Business Innovation Summit izlenimlerini paylaşmış. Yapay zeka kapasitesinin her 3-4 ayda ikiye katlandığını, halüsinasyon oranlarının yüzde 95’in üzerinde düştüğünü aktarıyor. Ama asıl vurgusu teknolojinin hızına organizasyonların yetişememesi. Zirveden aktardığı bir tespit özellikle dikkat çekici. Her 10 yapay zeka fikrinden 7’si başarısız olacak ve bu, gerçekten ölçeklenecek çözümleri bulmanın bedeli.
Kıvanç Zaimler, 22. Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma Ödülleri vesilesiyle Sakıp Sabancı’yı anmış. 22 yıldır süren bu ödül programı, farklı ülkelerden akademisyenlerin çalışmalarını görünür kılıyor. Bu yılki ödüle layık görülen Esra Demir, Barış Çaylı Messina ve Peter Joachim Katzenstein’ı tebrik ediyorum.
Yahya Ülker, 10. yılını dolduran Sabri Ülker Geleceğin Bilim Lideri Ödülü’nü paylaşmış. Bu yılki ödül, döngüsel beslenme yaklaşımıyla sağlık ve sürdürülebilirliği buluşturan Dr. Maria Elsa Pando Sanmartin’e takdim edilmiş. Ülker’in “bilim varsa umut vardır” cümlesi çok doğru.
Türkiye’de araştırmaya ve bilime bu ölçekte, bu kararlılıkla sahip çıkan kurumsal örnekler var ve bu çok mutlu edici. Bu uygulamaların çoğalması ülkemizin tüm kurumlarının meselesi olmalı.
Cenk Alper, JCI Balkan Konferansı’nda “Zeka Çağında Liderlik” üzerine bir açılış konuşması yapmış. Yapay zeka, veri ve insan yaratıcılığının kesiştiği bu dönemde liderlerin zihniyetini nasıl dönüştürmesi gerektiğini yedi maddede çok net özetlemiş. Makinelerle yarışmak yerine insan olmanın avantajını kullanmamız gerektiğini söylüyor.
Burcu Geriş, LinkedIn’deki ilk video postunu paylaşmış, hayırlı olsun diyelim. Bank of NY Global Hazine ekibiyle bir araya geldikleri sohbette iyi liderlerin ekiplerini nasıl motive ettiği, zorlukları ve krizleri nasıl yönettiği konuşulmuş. “Yaptığın seçimler için suçluluk duyma.” cümlesi mühim.
Abdülkerim Çay, Galatasaray Üniversitesi’ndeki C-Level Summit’te gençlerle “versatile liderlik” üzerine bir araya gelmiş. Belirsizliğin standart haline geldiği bir dönemde, tek bir doğruya tutunmak yerine çok yönlü düşünme ve hızlı uyum sağlama becerisinin önemine dikkat çekiyor.
Güldem Berkman, çok önemli ama sıklıkla göz ardı edilen bir konuya değinmiş. Kendimizi yorgun, keyifsiz veya motivasyonsuz hissettiğimizde hemen psikolojik bir açıklama arıyoruz ama bazen mesele tamamen bedensel olabiliyor. 27 yıl önceki kendi deneyiminden yola çıkarak anlatıyor, uzun süren keyifsizliğin arkasında şeker dengesizliği olduğunu fark etmiş ve düzeldiğinde yaşadığı şeyin tamamen fiziksel olduğunu görmüş. Akıl, ruh ve beden bir bütün ama aralarında en çok ihmal edileni beden diyor.
Akan Abdula, Gazete Oksijen’deki köşesinde BlackRock’un Türkiye’ye gelişinin arkasındaki büyük resmi çizmiş. Abdula birkaç ay önce bir konuşmasında büyük sermaye fonlarının Türkiye’ye geleceğini söylemiş, BlackRock’u da örnek vermiş. Bunun bir öngörüden öte verinin söylediği bir hakikat olduğunu vurguluyor. Küresel büyümenin artık Batı Avrupa’dan çıktığını, ağırlığın Asya’ya, Orta Doğu’ya ve Afrika’ya kaydığını IMF verilerine dayanarak gösteriyor.
Emre Kurtoğlu, kısa ve öz bir paylaşımla herkesin bildiği ama çoğunun uygulamadığı bir gerçeği hatırlatmış. Fikir çok, onu hayata geçiren az.
Şule Yücebıyık, Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın liderlik felsefesini Kyoto’lu yaşlı bir bahçıvanla karşılaşmasından yola çıkarak anlatmış. Bahçıvan devasa bir bahçeye küçücük bir bambu cımbızla bakıyor, Huang “bu kadar büyük bahçeye bu kadar küçük aletle nasıl bakıyorsun?” diye soruyor. Cevap çok güzel… “Bol vaktim var.” Huang’ın saat takmamasının sebebi de bu, onun için önemli olan şu an yapılan iş.
Meltem Bakiler Şahin, 2026 Milano Cortina Kış Olimpiyatları’ndaki buz dansı finalinden yola çıkarak liderlik üzerine çok etkileyici bir yazı kaleme almış. 15 yıllık kariyerinde üst üste üç dünya şampiyonluğu kazanan Chock ve Bates çifti, olimpiyat altınının kesin favorisiyken 11 ay önce kurulmuş bir takıma 1.43 puanla yeniliyor. Chock ve Bates rakiplerini samimiyetle kucaklıyor, basının karşısına gözyaşları içinde ama dimdik çıkıyor. Şahin’in bu hikayeden çıkardığı liderlik dersleri üzerinde düşünmeye değer. Sporun liderlik metaforu olarak kullanıldığı yazıları seviyorum ve faydalı buluyorum, okuyun derim.
Bahattin Aydın, organizasyon sağlığı meselesini ele almış. Türk Telekom’da üç şirketin birleşme sürecinde McKinsey ile yaptıkları Organizational Health Index çalışmasından başlayarak, yıllar içinde geliştirdiği yedi basit göstergeyi paylaşıyor. Problemlerin rahatça söylenip söylenemediği, toplantılarda sadece yöneticilerin mi konuştuğu, işlerin kişilere mi süreçlere mi bağlı olduğu, enerjinin şikayete mi çözüme mi gittiği… Bunların hepsi raporlardan önce gelen, günlük hayatta okunabilecek sinyaller.
Nazlı Tlabar Güler, HBR Türkiye İnsan ve Kültür Zirvesi’nde “İnsana Saygı Duyan Yapay Zeka Dönüşümü” başlıklı bir oturum gerçekleştirmiş. Başlığı özellikle seçtiklerini ve tartışmayı en doğru yerden başlatmak istediklerini söylüyor. Yapay zeka dönüşümünde asıl mesele bu dönüşümü ne kadar açık, adil ve insan odaklı yönettiğiniz. Güler’in “Yapay zekaya dair asıl soru neyin mümkün olduğu değil, neyin doğru olduğu” tespiti not alınmalı. Teknoloji hızlandırır ama insanların o dönüşümün parçası olmasını sağlayan şey hâlâ iletişim, güven ve liderlik.
Nurçin Özkan Koçoğlu, “The Unasked Question” bültenini artık Türkçe olarak da yayımlamaya başlamış. Bu sayıda liderlik odalarında sıkça karşılaşılan dört karakteri tanıtıyor. Hız isteyen Pilot, zemine dikkat eden Jeolog, uzun vadeyi düşünen Ekolojist ve insan odağını hatırlatan Terapist diyor. İlgilenenler bültene göz atabilir.
Murat Göllü, BrandMap dergisinin CommsMap dosyasında iletişimi felsefi bir derinlikle yeniden ele almış. Yazıya doktora öğrencilerim Burak Özdemir, Nesli Deniz Çaltıl, Gökçe Dayı ve Rafet Fatih Özgür de katkı vermiş. Tebrikler.
Bilge Kalpaklıoğlu Eyilik, yapay zeka ve yeni teknoloji düzenini hem iş hem hayat perspektifinden ele almış. Çoklu rolleri yönetmenin zorluğundan yola çıkarak, yapay zekanın artık sadece içerik üreten değil operasyonları sadeleştiren ve verimliliği artıran bir iş ortağına dönüştüğünü vurguluyor.
Ali Emre Sever, Finansal Hizmetler Araştırması’ndan dikkat çekici bir tespit paylaşmış. Finans davranışlarında asıl değişen şey ödeme yöntemleri değil, insanların bekleme toleransı. Sever’in “teknoloji çeşitlenirken kullanıcı beklentileri sadeleşiyor” sözü önemli. Yeni nesil finansın başarısını da karmaşıklığı artırmadan seçenek sunabilmekte ve her temas noktasında güven duygusunu güçlendirebilmekte görüyor.
Arda Öztaşkın, iletişim disiplininin önemli isimlerinden Prof. Paul Argenti’nin İstanbul’a gelişinden önemli notlar paylaşmış. Argenti’nin “Corporate Communication” kitabı, mesleğin kavramsal çerçevesini ortaya koyan temel kaynaklardan biridir. Öztaşkın’ın vurguladığı beş maddenin hepsi çok değerli.
Burçin Girit, Stanford 2025 projesinden yola çıkarak hayatın artık düz çizgilerle ilerlemediğini hatırlatmış. Eğitim artık yirmili yaşlarda biten bir şey değil, hayat yön değiştirdikçe öğrenmenin de devam etmesi gerekiyor. Yapay zeka işlerimizi dönüştürüyor ve bunu yapmaya devam edecek. Avantaj buna uyum sağlayıp öğrenmeye devam edebilenlerin olacak. Özellikle kariyer geçişlerinde olan veya bunu düşünen profesyonellerin faydalanabileceği bir bakış açısı.
Yeşim Özlale Önen, Manfred Kets de Vries’in “The CEO Whisperer” kitabını değerlendirmiş. Kitabın merkezindeki kavram “İçsel tiyatro.” Geçmiş deneyimlerimiz, altta yatan inançlarımız, duygusal reflekslerimiz bugün nasıl liderlik ettiğimizi biz farkında bile olmadan şekillendiriyor. “Liderlik teknik bir uzmanlıktan çok psikolojik bir süreçtir” cümlesi de kitabın özünü veriyor.
Murat Zengin, Steven Bartlett’tan ilhamla konfor alanı ve büyüme ilişkisini kendi kariyer deneyiminden örneklerle anlatmış. Kimseyi rahatsız etmeyen işleri kimse hatırlamaz diyor. Stres çoğu zaman problemin değil potansiyelin sinyalidir tespiti güzel. En çok ses getiren işlerinin en çok uykusunu kaçıranlar olduğunu söylüyor, pazarlamacıların buna yabancı olmadığını düşünüyorum.
Kaynakça:
NielsenIQ. (2025). CMO Outlook: Guide to 2026.
Barrio, A. (2026, 24 Mart). Why Consumers Say One Thing and Do Another (and Why That’s Not the Real Problem). NielsenIQ Commentary.




