Yapay zeka destekli kişiselleştirme, bize konfor ve hız vadediyor; tam da ihtiyacımız olanı, tam zamanında karşımıza çıkarıyor. Peki kolaylık uğruna neden vazgeçtiğinizi hiç düşündünüz mü?
Henüz geçtiğimiz aylarda Journal of Advertising’de yayımlanan, Kimberley Hardcastle, Lizette Vorster ve David M. Brown tarafından yürütülen Understanding Customer Responses to AI-Driven Personalized Journeys (Tüketicilerin Yapay Zeka Desteği ile Kişiselleştirilmiş Yolculuklara Verdikleri Tepkileri Anlamak) isimli araştırma, bu sorunun kalbine iniyor. Yapay zeka algoritmalarının kişiselleştirilmiş müşteri yolculuklarını nasıl şekillendirdiğini, bu süreçte tüketici özgürlüğünün nasıl zedelendiğini ve marka algısının nasıl etkilendiğini farklı perspektifler üzerinden ortaya koymayı başarmış. Araştırmanın bulguları kişiselleştirmenin yalnızca deneyimi geliştirmediğini; aynı zamanda seçimlerin yönlendirildiği, özgürlüğün inceldiği yeni bir tüketici evreni yarattığını gösteriyor.
Yeni Düzende Doğrusal Olmayan Dijital Yolculuklar
Müşteri yolculuğunu, uzun yıllar boyunca belirli aşamalardan oluşan doğrusal bir süreç olarak kabul ettik; farkındalık, ilgi, karar ve satın alma. Literatürde buna AIDA modeli adını veriyoruz. Dijitalleşmenin ve özellikle yapay zeka destekli kişiselleştirmenin etkisiyle bu klasik model, yerini çok daha karmaşık ve dinamik bir yapıya bıraktı.
Günümüzde tüketiciler, çevrimdışı ve çevrimiçi kanallar arasında kesintisiz geçişler yapıyor. Farklı temalarda geri dönüşler, sapmalar ve dolambaçlı rotalar izliyor. Yapay zeka algoritmaları, tüketici verilerini gerçek zamanlı analiz ederek bu karmaşık yolculukta yeni temas noktaları yaratıyor. Tavsiye motorları, dinamik reklamlar ve kişiselleştirilmiş müşteri destek sistemleri sayesinde tüketici yolculuğu artık lineer değil, çok boyutlu ve karmaşık bir yapıda ilerliyor.
Bu yeni yolculuk biçiminin, markalar için yarattığı onca fırsat var. Ancak tüm bu operasyonu birlikte yönetmek, müşterinin dağınık yolculuğunda ona hep “aynı” marka olarak konuşmayı başarabilmenin günümüz markalarının en büyük zorluklarından biri olduğunu düşünüyorum. Yolculuğun her aşamasında aynı kalabilmekten, hiç durmayan bir pratikten; yani işin özünde “marka” kalabilmekten bahsediyorum. Çünkü artık başarı yalnızca tüketiciyi bir sonraki aşamaya taşımakla ölçülmüyor. Tüm süreç boyunca müşterinin istediği hızda ve tercih ettiği şekilde ilerlemesine izin vermek, kolaylaştırmak da başarı için bir o kadar kritik hale geliyor. İşte tam da bu noktada, kişiselleştirmenin özgürlük üzerindeki etkileri belirginleşmeye başlıyor.
Kolaylık mı İstiyorsunuz Yoksa Seçim Özgürlüğü mü?
Yapay zeka destekli sistemlerin en büyük vaadi doğru içeriği doğru kişiye, doğru zamanda ulaştırmak. Algoritmaların sunduğu kişiselleştirme sayesinde kullanıcılar gerçekten daha hızlı karar alabiliyor, kendilerine uygun önerilerle vakit kaybetmeden seçim yapabiliyor. Ancak bu kolaylık, seçim alanının daralması ve keşif olasılığının azalmasını da beraberinde getiriyor.
Araştırma, algoritmaların geçmiş davranışlara dayanarak yaptığı önerilerin zamanla kullanıcıları benzer tercihlere yönlendirme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Bu durum, tüketicinin karşısına çıkan seçeneklerin çeşitliliğini azaltıyor. Kişiselleştirme, bir yandan tanıdıklık ve rahatlık sunarken, diğer yandan kullanıcıyı kendi davranış geçmişinin içine sıkıştırarak spontane keşifleri sınırlayabiliyor. Bu durum, özellikle “öğrenen” sistemlerin önerilerini sürekli yinelemesiyle daha da belirginleşiyor. Katılımcılar, tekrar eden öneriler nedeniyle bir noktadan sonra içeriğe karşı ilgilerini kaybettiklerini, önerilerin “hep aynı şeyleri gösterdiğini” ifade ediyor.
Daha da önemlisi, hiperkişiselleştirme bazen duyarlı kullanıcıda yalnızca daralma hissi değil, manipülasyon algısı da yaratabiliyor. “Sanki ben karar vermeden önce onlar benim yerime karar vermişti” duygusu, tüketici tarafında ciddi bir kırılma yaratıyor.
Araştırma, bir başka çelişkiye daha işaret ediyor. Seçim özgürlüğü sunmak ile seçenek bombardımanı arasında ince bir çizgi var. Özellikle benzer içeriklerin art arda sunulması, kullanıcıyı kolay karar almaya değil; kararsızlığa ve yorgunluğa sürükleyebiliyor. Bu durum, karar anının basitleşmesi değil; içeriğin anlamını yitirmesiyle sonuçlanıyor. Kişiselleştirmenin neyin sunulduğuna kafa yorduğu kadar neyin sunulmadığına da kafa yorması önemli.
Tüm bu bulgular, kişiselleştirme ile memnuniyet arasındaki ilişkinin koşulsuz bir denklem olmadığını gösteriyor. Zaman zaman sistemler tüketicinin özgün tercihlerini yansıtmak yerine, onu arama ve satın alma geçmişine hapseden bir yönlendirme döngüsüne sokabiliyor. Bazı kullanıcılar bunu hissediyor ve rahatsız oluyor.
Peki Gerçekten Biz mi Seçiyoruz?
Yapay zeka destekli sistemler kişiselleştirme sunduklarında, kullanıcıya hala kararın kendisine ait olduğunu hissettirmeye çalışırlar. Araştırmanın bulguları, bu hissin her zaman gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor. Katılımcılar, kendilerine sunulan seçenekler arasında özgürce karar verdiklerini düşündüklerini ifade ederken, gerçekte bu seçeneklerin algoritmalar tarafından zaten sınırlı bir çerçevede sunulduğunu deneyimliyor. Bunu, literatürde “ostensible autonomy” yani görünüşte özgürlük olarak tanımlıyoruz. Algoritmalar seçeneklerin doğasını ve çeşitliliğini öyle bir biçimde daraltabiliyor ki, tüketici aslında “önceden seçilmiş” bir dünyadan seçim yapıyor. Bu yönlendirmenin etkileri özellikle uzun vadede ortaya çıkıyor. Tüketici başlangıçta hızlı ve kolay seçim yapmanın verdiği rahatlıkla kişiselleştirmeyi olumlu karşılayabiliyor. Fakat zamanla seçeneklerin tekrara düşmesi, beklentileri tam olarak karşılamaması ve alternatiflerin eksikliği, tüketicinin “gerçekten istediğini” sorgulamasına neden olabiliyor.
Dahası, araştırma kişisel veriye dayalı önerilerin, kullanıcıların güvenini tek başına kazanmaya yetmediğini de ortaya koyuyor. Kullanıcılar hala sosyal bağlama, yani başkalarının deneyimlerine, yorumlara, kolektif eğilimlere, güçlü biçimde bağlı kalıyor. Bu da algoritmik sistemlerin yalnızca bireysel geçmişe değil, sosyal doğrulamaları da hesaba katması gerektiğini gösteriyor. Kimi zaman, bu bana uygundansa, bu başkaları için işe yaramış demek kararda belirleyici oluyor.
Dataveillance (Veri Gözetimi) Etkisi
Yapay zeka destekli müşteri deneyimleri, kişiselleştirme amacıyla büyük miktarda veri toplamayı zorunlu kılıyor. Araştırmanın bulguları, bu veri toplama sürecinin tüketici üzerinde beklenmedik psikolojik etkiler yarattığını ortaya koyuyor.
Katılımcılar, kendileri hakkında sürekli veri toplandığını fark ettiklerinde, bu durumun onlarda bir “izlenme hissi” (dataveillance) oluşturduğunu ifade ediyorlar. Özellikle hangi ürünlerin önerildiği, hangi reklamlara maruz kaldıkları veya hangi kanallardan iletişim kurulduğu gibi bilgiler üzerinden kendilerini sürekli gözetleniyor gibi hissetmek, duyarlı tüketicilerin güvenini sarsabiliyor.
Bu izlenme algısının birkaç önemli sonucu var:
- İlk aşamada tüketicilerde hafif bir rahatsızlık ve tedirginlik yaratıyor.
- İlerleyen aşamada bu rahatsızlık güven kaybına dönüşüyor.
- Son aşamada ise tüketici markadan tamamen kopabiliyor.
Dahası, müşteriler verilerinin toplanıp kullanıldığını hissettiklerinde yalnızca gizlilik kaygıları yaşamıyor; aynı zamanda toplanan verilerin ne için kullanıldığına dair şeffaflık eksikliği de derin bir güvensizlik yaratıyor.
Ya Algoritma Hatalı Çalışırsa?
İnsanla ya da yapay zeka ile çalışan herkes bilir ki ikisi de hata yapabilir, hem de sıklıkla. Yapay zeka sistemleri doğru çalıştığında tüketici deneyimini olağanüstü derecede iyileştirebilir, buna itirazımız yok. Peki algoritmalar hatalı olup tüketiciye yanlış, alakasız ve hatta rahatsız edici içerikler önerdiğinde ne oluyor? Araştırma tüketicinin tepkisinin doğrudan markaya yöneldiğini ortaya koyuyor.
Katılımcılar, hatalı önerilerle karşılaştıklarında sistemin sınırlarını sorgulamıyor, markayı sorumlu tutuyor. Algoritmanın sunduğu içeriklerdeki başarısızlık, “marka beni anlamıyor” veya “marka beni önemsiz görüyor” algısına dönüşebiliyor. Üstelik bu algı yalnızca yeni müşterilerde yaşanmıyor. Araştırma, sadakat aşamasındaki tüketicilerin de kişiselleştirme sistemlerinden hızla soğuyabileceğini gösteriyor. Markayla uzun süredir etkileşimde bulunan kullanıcılar, tekrar eden ya da yüzeysel önerilerle karşılaştıklarında “beni tanıyor olması gereken bir sistem neden hala bu kadar yanlış yapıyor?” sorusunu soruyor.
Tüm bunlara ek olarak, araştırma gelişmemiş algoritmaların bazı demografik gruplara yönelik önyargılar üretebildiğini de ortaya koymuş. Televizyona reklam vermeye kalktığınızda onlarca denetimden, kapı bekçisinden geçiyor. Her ne kadar sorunları olsa bile, bir denetim sistemi mevcut. Peki neredeyse dijitalde iş yapan her markanın uyguladığı kişiselleştirme algoritmaları ne kadar denetleniyor? Denetlense bile denetçi tarafından derinliği ne kadar anlaşılıyor? Süreçler ne kadar şeffaf yürütülüyor? Konunun etik anlamda yarattığı sorunları gözden kaçırmamızın önemli olduğuna inanıyorum.
Hardcastle ve arkadaşlarının ortaya koyduğu araştırma, kişiselleştirmenin sınırlarını daha iyi anlamak için gerçekten önemli bir çerçeve sunuyor. Tüketiciyi yalnızca daha hızlı karar verdiren bir “nesne” değil, kendisini gerçekten anlaşılmış hisseden bir muhatap “özne” haline getirmek artık daha değerli. Çünkü her kişiselleştirme aynı zamanda bir müdahale (aman dur onu öyle yapma); her öneri, bir yönlendirme (şunu şöyle yapsan daha iyi olur) ihtimali taşıyor. Kendi yaşamınızdan düşünün.. Hiç kuşkusuz ki bu laflar bazen gerçekten işe yarayıp hayatımızı kolaylaştırıyor. Ancak duyduğumuzda kimi zaman “sinir olduğumuz” laflar da bunlar değil mi? İşte tam da bu yüzden, kişiselleştirme sistemlerinin yalnızca teknik doğruluğuna değil; kullanıcı üzerindeki etkilerine de gereken dikkati göstermenin epey önemli olduğunu düşünüyorum.
Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyicileri Listesi’ni 5 Temmuz 2024 tarihinde ortaya koymuştuk, neredeyse 1 yıl olmuş. İlk seçkiyi ve bu işi neden yaptığımızı okumak isteyenler paylaşımımı tekrar ziyaret edebilir. Bu işi ortaya koymaktaki temel amacımızı şöyle özetlemiştik:
Profesyonellerin LinkedIn hesaplarını incelediğimizde gördük ki bazıları gerçekten oldukça orijinal içerikler üretiyorlar, bu işin öneminin farkındalar. Bazıları farkında olmakla birlikte deyim yerindeyse günü kurtarıyor, yeniden paylaşımlar yapıyor ya da aldıkları ödülün haberin, katıldıkları bir programın vidyosunu paylaşıyorlar. Aslında iş dünyasında neler olup bittiğini anlamak için bile bu hesapları takip etmek önemli ama biz istiyoruz ki bu hesaplar bu tür paylaşımlar yanında, deneyimlerini orijinal içerikle paylaşsınlar, hem kendi kategorilerinin hem iş dünyasının hem de sektörlere yeni girecek gençlerin rol modeli olsunlar.
Bu doğrultuda belirli süre hareketsiz kalan, orijinal içerik üretmeyen daha doğrusu hepimizi heyecanlandırmayan bazı isimleri eledik. Orijinal içerik ürettiğini düşündüğümüz liderleri listemize aldık. Bazı isimleri de şu anda inaktif olsalar bile, erişim ve etki potansiyelleri yüksek olduğundan dolayı yazmaya teşvik etmeyi amaçlayarak listemize ekledik.
Bizden haberler böyle… Şimdi buyrun Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyicileri Listesi seçkisini okumaya.
Murat Ülker, Finansal Okuryazarlık Günü vesilesiyle muhasebeyi “dünyanın tek evrensel dili” olarak tanımlıyor. Muhasebenin şirket faaliyetlerini, yatırımları ve kârlılığı anlamak için temel bir araç olduğunu vurgulayan Ülker, bu becerinin elzem olduğunu belirtiyor. Esnaf ve girişimcilerin sürpriz vergi yükleriyle karşılaşmaması için muhasebe bilgisine sahip olmaları gerektiğinin altını çiziyor. Godiva satın alımından örnek vererek muhasebenin stratejik boyutuna da dikkat çekiyor.
Ülker, iş hayatında her işe bizzat dokunmanın önemini vurgularken, tedarik zinciri yönetiminin stratejik bir rekabet avantajı sağladığını hatırlatmış. Satın almanın yalnızca maliyet düşürmek değil; inovasyon, kalite ve sürdürülebilirlik yaratmak olduğunun altını çizmiş. Paylaşımında birçok global CEO’nun tedarik zincirinden geldiğine dikkat çekiyor ve geleceğin liderlerinin bu perspektifle yetiştiğini söylüyor.
Esra Beyzadeoğlu, TEDx konuşmasında “perpetuum mobile – bitmeyen enerji ve ilerleme” mottosundan bahsediyor. Dayanıklılığın (resilience) zamanla gelişen bir beceri olduğunu vurgulayan Beyzadeoğlu, çocukluk ve eğitim hayatındaki zorlukların kendisini nasıl güçlendirdiğini anlatmış. Çabanın öneminin altını çizmek için yaptığı “Size bir şey verilmiyor, siz alıyorsunuz.” vurgusu ise hepimizin kulağına küpe olmalı.
Hakan Bulgurlu, buzulların yok oluşunu yalnızca çevresel değil, ekonomik ve insani bir kriz olarak ele alıyor. Antarktika’dan Everest’e yaptığı iklim farkındalığı yolculuklarından örnekler vererek, buzulların kaybının su döngüsünü, tarımı ve küresel piyasaları tehdit ettiğini vurgulamış. COP30 öncesinde hükümetleri somut adımlar atmaya çağırırken, bireyleri de enerji verimli seçimlerle dönüşüme ortak olmaya davet ediyor.
Ömer Barbaros Yiş, günümüz markalarının farkındalık yaratma hızının arttığını vurgularken, etkili pazarlama için “doğru” influencer eşleşmesinin altını çiziyor. Anlamlı içerik üretimi, viral gerilla işler ve henüz keşfedilmemiş bir mecra olarak kısa dizilerin pazarlamada yeni bir alan açacağını öngörüyor.
Meltem Bakiler Şahin, mağaza deneyiminden yola çıkarak müşteriyle ilk temasta gülümsemenin dönüştürücü etkisini vurguluyor. Gülümsemenin güven, pozitiflik ve bağlılık yarattığını belirterek, “Müşteri Mutluluğu 4’lüsü”nün ilk adımının bu basit ama güçlü jest olduğunun altını çizmiş. “Teknoloji değişebilir, süreçler gelişebilir ama insan dokunuşunun yerini hiçbir şey alamaz.” tespiti önemli.
Akan Abdula, Gazete Oksijen’de yayımlanan yazısında Türkiye’de kriz algısının “ters kalıplar” üzerinden yeniden şekillendiğini savunuyor. Krizlerin artık referanssız, tanımsız ve neredeyse görünmez hâle geldiğini belirtiyor. Bu durumun kolektif bir bastırmaya ve krizleri dönüştürme gücümüzün zayıflamasına yol açtığını vurgulamış: “Krizleri tanımlayamayan bir toplum, hiçbir krizi çözemez.”
Güldem Berkman, karar anlarında “Hangisi beni biraz daha ben yapar?” sorusunu rehber edinmeyi öneriyor. Zor seçimlerin kişiliğimizi şekillendirdiğini vurgularken, büyümenin genellikle konfor alanının dışında başladığını hatırlatıyor. Paylaşımını Deepak Chopra’nın ilham verici bir sözüyle noktalamış: “Verdiğim her karar, yakınma ve mucize arasında yaptığım bir seçimdir. Yakınmaları bırakırım ve mucizeleri seçerim.”
Dr. Fatih Mehmet Gül, sağlık sektöründe yapay zekanın artık geleceğin değil bugünün meselesi olduğunu vurguluyor. GenAI’nin dönüştürücü etkisine rağmen güvenlik, entegrasyon ve uzmanlık eksikliği gibi engellerin üretime geçişi zorlaştırdığını belirtiyor. Startuplarla ortak geliştirme eğilimine dikkat çekerken, hızlı ROI, iş akışına entegrasyon ve süreçlerin baştan tasarlanmasının yeni başarı formülü olduğunu söylüyor.
Yahya Ülker, Sam Altman’ın “lütfen” ve “teşekkür ederim” gibi ifadelerin yapay zekâya maliyet yarattığına dair açıklamasını hatırlatarak, dijital görgü üzerine sorular sormuş. Teknolojiyle ilişkimizin sadece işlevsel mi, yoksa insani yönümüzü de koruyacak bir görgü kültürü içinde mi şekillenmesi gerektiği meselesi ise bir hayli düşündürücü.
Nurçin Özkan Koçoğlu, Patrick Lencioni’nin The Five Dysfunctions of a Team kitabını önermiş. Kitap gerçekten iyi… Güven eksikliği, çatışmadan kaçınma, bağ eksikliği, sorumluluk almama ve sonuçlara odaklanmama gibi beş temel aksaklığı vurgulayan Koçoğlu, sağlıklı ekip kültürünün bu engelleri aşmakla mümkün olduğunu belirtmiş.
Engin Aksoy, LinkedIn’de takipçileriyle daha interaktif bir bağ kurmak amacıyla “Engin Aksoy’la Soru Cevap” başlıklı bir seri başlatacağını duyurmuş. İş hayatı, liderlik, teknoloji ve sürdürülebilirlik gibi konularda gelen soruları aylık bültenle yanıtlamayı planlayan Aksoy, bu süreci fikir alışverişine dayalı karşılıklı bir öğrenme alanı olarak konumlandırıyor. Merakla bekliyoruz.
Ahmet Bolat, bir çocuğun Vietnam’da THY uçağını görünce duygulanarak “Hayır ağlamıyorum (aslında ağlıyor🥹), Türk Hava Yolları’nı gördüm diye duygulandım.” dediği videoyu paylaşmış. Aile yılı kapsamında çocuk yolcu indirimlerini daha da artırmak için çalışma başlatacağını belirten Bolat, aileyi ofisinde ağırlamak istediğini de eklemiş.
Şule Yücebıyık, liderlerin sosyal medyada görünür olup olmama ikilemini ele alıyor. “Stratejik samimiyet” kavramını öne çıkararak, görünürlüğün ancak tutarlılık, derinlik ve değer odaklılıkla anlam kazandığını vurguluyor. Etki her zaman görünürlükle gelmez diyerek bazen sessizliğin de etkili bir iletişim stratejisi olabileceğini hatırlatmış.
Murat Pınar, 9 yaşındaki Ayşe’nin yanmayan sokak lambalarıyla ilgili mektubunu hayatında bir dönüm noktası olarak değerlendirdiğini paylaşmış. Enerjisa’daki vizyonunu çocukların korkmadan, umutla büyüyebileceği bir gelecek üzerine kurduğunu vurgulamış. Cerablus’ta elektriğe kavuşan çocukların gözlerindeki mutluluğu, meslek hayatının en büyük ödülü olarak tanımlıyor.
Emre Kurtoğlu, KPI kavramına farklı bir perspektif sunmuş. KPI’ı sadece performans ölçmek değil; insanları bilgilendirmek, dahil etmek, ilgi uyandırmak ve ilham vermek olarak yeniden tanımlamış.
Bora Işık, OMR25 etkinliğinden edindiği deneyimle fiziksel buluşmaların yeniden düşünülmesi gerektiğini savunuyor. Online içeriklerin sunduğu hızın ötesine geçmek için, etkinliklerin artık bilgi tekrarı değil, bilgi derinliği sunması gerektiğini vurgulamış. Gerçek sorunlar, içgörüler ve çözüm yolları paylaşıldığında katılımcılar yalnız olmadıklarını hissediyor ve asıl değer orada başlıyor. Katılıyorum.
Cristina Pollini, şirketlerin çeşitlilik taahhütlerini net hedeflerle ifade etmesinin etkilerine odaklanan güncel bir araştırmayı paylaşmış. “Kadın ve etnik azınlıkların oranını önümüzdeki yıl yüzde 50’ye çıkarmayı hedefliyoruz” gibi ölçülebilir taahhütlerin, soyut söylemlere kıyasla özellikle nitelikli kadın adayların başvuru isteğini artırdığını vurguluyor. Çalışma, aidiyet duygusunu güçlendiren en önemli unsurun DEI konusundaki kararlılığın açık ve somut biçimde ifade edilmesi olduğunu ortaya koyuyor.
Arzu Deniz Aksoy, Ömer Hayyam’ın “biraz keyfetmek için, yıllar yılı dert çekmek” dizeleriyle çalışma hayatının çelişkilerine ayna tutuyor. Pek çok kişinin zorunda olduğu işleri yaptığını hatırlatırken, Scott Dinsmore’un “Sevdiğin işi bulmak tesadüf değil, bilinçli bir çabadır” sözünü öne çıkarıyor. Kendini tanımayı, değerlerini keşfetmeyi ve kendi hikayeni derinlemesine anlamayı bu arayışın üç temel adımı olarak sunuyor.
Arda Öztaşkın, yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük zeka üretimi olduğunu vurgularken, bu gücün sorumlulukla yönlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Afet önleme ve kaynak verimliliği gibi faydalı kullanımların yanı sıra, etik rehberlikten yoksun bir zekânın dijital eşitsizlik ve otoriterlik riskleri taşıdığını belirtiyor. Öztaşkın, meselenin şu olduğuna inanıyor: Bu gücü kim kullanacak? Ne için? Kimin yararına?
Cem Demiröz, başarı uğruna kendini zorlamanın bir noktada durmayı öğrenmekle dengelenmesi gerektiğini vurguluyor. Gençlerde sıkça gördüğü kıyas ve koşuşturmaca hâlinin kendisinde de iz bıraktığını paylaşarak, hayatın bir noktasında gelen farkındalıkla “nerede durması gerektiğini” öğrendiğini söylüyor. “Hırs önemli, ama denge her şeyden kıymetli.”
Kaynakça
Makale: Hardcastle, K., Vorster, L., & Brown, D. M. (2025). Understanding Customer Responses to AI-Driven Personalized Journeys: Impacts on the Customer Experience. Journal of Advertising, 54(2), 176–195.
Paylaşım Görseli: https://skitti.sh/ai-powered-personalisation-revolutionising-marketing-campaigns-for-enhanced-customer-experiences/



