Geçtiğimiz hafta sonu, Bahçeşehir Üniversitesi Uluslararası Liderlik Uygulama ve Araştırma Merkezi (ULMER) ve BAU Hükümet ve Liderlik Okulu (HLO) tarafından düzenlenen etkinlikte, “Siyasette Sosyal Medyanın Gücü” başlıklı oturumda konuşmacıydım. Dijital çağda siyasetin nasıl evrildiğini, sosyal medyanın siyasal iletişimde nasıl belirleyici hale geldiğini tartıştık. Konuşmamda öne çıkan noktaları sizinle de paylaşmak istedim.
Gazete ve televizyon haberlerini izleyerek siyaseti takip edenlerin sayısı giderek azalıyor. Bunu sadece dijitalleşmeyle açıklanabilecek basit bir değişimden daha ziyade, geleneksel medyanın siyasal iletişimdeki rolünü temelden sarsan köklü bir paradigma değişimi olarak tanımlamamız yerinde olur. Bir dönem siyasiler, mesajlarını seçmenlere ulaştırmak için gazetecilerin, editörlerin ve yayın yönetmenlerinin eşiğinden geçmek zorundaydı. Gazeteler neyi haber yaparsa, televizyon ekranlarında ne anlatılırsa gündem oydu. Mesajın tonunu, çerçevesini ve zamanlamasını genellikle bu aktörler kontrol ediyordu.
Bugün ise bambaşka bir manzaraya bakıyoruz. Günümüzde siyasetçiler, sosyal medya sayesinde kendi seslerini doğrudan seçmenlerine duyuruyor; arada gazeteci, editör ya da yayın yönetmeni yok. Üstelik, bu yeni düzende iletişim etkileşimli bir hale de geldi. X’de paylaşılan bir mesaj saniyeler içinde yüz binlere ulaşıyor, anında reaksiyon alıyor ve tartışma yaratıyor. Yani siyasetçiler artık kendi gündemlerini oluşturmak için gazetenin manşetini beklemiyorlar. Twitter’ın trend topic listesi, Instagram’ın hikayeleri, Facebook canlı yayınları, TikTok’un keşfeti çoktan geleneksel manşetlerin yerini aldı.
Bunun en net örneğini Donald Trump’ın X (eski adıyla Twitter) hesabında gördük. Trump, başkanlık döneminde neredeyse tüm kritik açıklamalarını doğrudan Twitter üzerinden yaparak geleneksel medyayı oyunun dışına itti. Televizyonlar ve gazeteler, haberlerini Trump’ın tweetlerine göre şekillendirmek zorunda kaldı. Sadece Trump değil, dünya genelinde siyasi figürler geleneksel medya üzerinden mesajlarının filtrelenmesinden kaçınmak için sosyal medyaya yöneldiler. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın X platformu üzerinden paylaştığı net mesajlar, Fransa’da Macron’un Facebook canlı yayınlarıyla gündeme doğrudan müdahale etmesi veya Brezilya’da Bolsonaro’nun Instagram’dan seçmenlerine ulaşması bunun iyi örnekleri.
Kritik soru şu: Bu yeni dijital düzen, demokrasiyi ve toplumları tam olarak nereye götürüyor? Bunu irdeleyebilmek için sosyal medyanın siyaset sahnesinde üstlendiği 3 temel fonksiyonu anlamamız gerekiyor.
- Doğrudan İletişim: Sosyal medya siyasetçilere aracı olmaksızın doğrudan seçmenle iletişim kurma imkanı veriyor. Önceden, siyasetçiler mesajlarını halka iletmek için gazetelere röportaj verir ya da televizyon kanallarında programlara katılırlardı. Ancak bu süreçte, gazetecilerin soruları ve editörlerin tercihleri, mesajların ne şekilde yayınlanacağını belirlerdi. Şimdiyse Twitter, Facebook ya da Instagram gibi platformlar sayesinde, siyasetçiler mesajlarını kendi ifadeleriyle ve istedikleri zaman doğrudan paylaşabiliyorlar.
- Gündem Oluşturma: Geleneksel medyada gündemi belirleyenler gazete manşetleri ve ana haber bültenleriydi. Bugün ise siyasetçiler, tweet atarak ya da Instagram story paylaşarak gündemi tek başlarına değiştirebiliyorlar. Üstelik geleneksel medya da artık sosyal medyanın peşinden gitmek zorunda kalıyor. Bir siyasi liderin gece geç saatte attığı bir tweetin ertesi günün sabahında gazete manşetlerine taşınabileceği bir sistem içerisinde yaşıyoruz.
- Seçmen Mobilizasyonu: Özellikle genç ve apolitik kitlelere ulaşmak isteyen siyasetçiler, geleneksel yöntemlerle bunu başarmakta zorlanıyordu. Şimdiyse Instagram canlı yayınlarıyla, Facebook gruplarıyla ve TikTok içerikleriyle genç seçmenleri doğrudan etkileyebiliyorlar. Joe Biden, başkanlık kampanyası sırasında TikTok’ta eğlenceli ve gençlerin günlük hayatıyla bağlantılı içerikler paylaşarak özellikle genç seçmenlere sempatiyle yaklaşmış ve oy verme motivasyonlarını artırmıştı. Alexandria Ocasio-Cortez’in Twitch platformunda popüler oyunlardan biri olan “Among Us”ı canlı yayında oynayarak, gençlerle doğrudan iletişime geçmesi ve onları sandığa gitmeye teşvik etmesi ise bir diğer örnek.
Anlayacağınız sosyal medya sadece iletişimin yönünü değil, siyasetçinin seçmenle ilişkisini ve hatta seçmenin siyasete bakışını da kökten değiştirdi. Peki, bu dönüşüm nasıl başladı ve siyaseti hangi noktalara taşıdı? Gelin, bu süreci en başından ele alalım.
2008 Obama Kampanyası ve Dijital Siyasetin Başlangıcı
İletişimdeki dijital devrimin başlangıcı olarak Barack Obama’nın 2008’deki başkanlık kampanyasına işaret etmek oldukça yerinde olacaktır. Obama’nın başarısı, sosyal medyanın seçimlerde sadece destekleyici değil, doğrudan belirleyici bir unsur olabileceğini dünyaya açıkça göstermişti.
Obama’nın ekibi o güne kadar alışılmış kampanya mantığını altüst ederek, Facebook’u genç seçmenlerle doğrudan iletişim kurmak için kullandı. Mikro hedefleme tekniğiyle seçmenlerin ilgi alanlarına, yaşam tarzlarına ve beklentilerine uygun içerikler sunarak, kampanyaya aktif katılım sağlamalarını başardılar. Sosyal medya hesapları üzerinden yapılan paylaşımlar, yalnızca Obama’nın kampanya mesajlarını yaymakla kalmadı, destekçilerinin de kendi içeriklerini oluşturarak kampanyanın bir parçası olmalarını da sağladı.
Kampanyanın en güçlü yanlarından biri, yalnızca yüksek bütçeli reklamlarla kitlelere ulaşmak yerine, Facebook üzerinden organize edilen küçük bağışlarla geniş bir destekçi tabanı yaratmasıydı. Obama kampanyası, bireysel bağışları mikro seviyeye indirerek her seçmenin kampanyaya ekonomik olarak da dahil olabilmesini sağladı. Bunu siyasetin finansman mantığını değiştiren önemli bir adım olarak okumamız önemli.
Bu kampanyanın dünya siyasetindeki etkisi de çok büyük oldu. Strateji o kadar etkiliydi ki sonraki tüm seçim kampanyalarında dijital platformlar artık merkezi konuma yerleşti. Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan’ın Twitter odaklı iletişimi, ABD’de Donald Trump’ın Facebook ve Twitter’ı doğrudan propaganda aracı olarak kullanması ya da Fransa’da Emmanuel Macron’un Facebook üzerinden yürüttüğü canlı yayınlar, Obama’nın başlattığı dijital devrimin küresel ölçekteki yansımaları oldu.
Nitekim hem Erdoğan’ın hem de Trump’un 2009 yılında Twitter’a katılmalarının tesadüf eseri olduğunu düşünmüyorsunuz herhalde, değil mi?
Perspektifimizi Genişletecek Bir Soru: Gündemi Kim Belirliyor?
Uzun yıllar boyunca siyasal iletişimde kabul gören en temel yaklaşımlardan biri, iletişim profesörleri Maxwell McCombs ve Donald Shaw tarafından geliştirilen “Agenda Setting” (Gündem Belirleme) teorisidir.
Bu teori bize medyanın “ne düşüneceğimizi değil, ne hakkında düşüneceğimizi” belirlediğini söylüyordu. Bir başka deyişle, gazete manşetleri ve televizyon haberleri hangi konuya öncelik verirse, toplumun gündemi de o konuya göre şekillenirdi.
Dijital çağla birlikte, bu teoriye dair yeniden düşünmemiz gereken bazı sorular olduğunu düşünüyorum. Geleneksel medyanın çizdiği “tek yönlü” sisteminin karşısına, sosyal medyanın “etkileşimli ve çok yönlü” iletişimi çıktı. Artık insanlardan bazıları gazete manşetlerini değil, X trendlerini ediyor ve yayıyor. Gündemi belirleme gücü, tekellerini uzun yıllar elinde tutan gazetelerden ve televizyon kanallarından çıkarak sosyal medyanın etkileşimli ortamına taşınmış durumda. Bugün siyasal gündemin belirleyicileri sadece medya patronları, editörler ya da televizyon yöneticileri değil. Viral hale gelen tweet’ler, Instagram paylaşımları ve TikTok videoları da gündemi oluşturma ve etkileme gücüne sahip.
Peki.. Sosyal medya gerçekten gündemi özgürleştirdi mi, yoksa gündem oluşturma gücünü yalnızca farklı bir grubun eline mi verdi? Yani, sosyal medya platformları toplumun gündemini şekillendirirken gerçekten demokratik bir alan mı sunuyor, yoksa algoritmalar aracılığıyla görünmeyen bir elin troller aracılığı yönlendirdiği yeni bir güç alanı mı yaratıyor? Yani manipülatif bilginin görülme sıklığını ve duygusal boyutunu etkileyerek iknaya mı yol açıyor? Bunu anlamak için dijital çağda gündemi kimin ve ne şekilde oluşturduğunu incelememiz gerekiyor.
Halkın Gündem Belirleyici Rolü
Sosyal medyayla birlikte bireylerin gündem belirleme gücü ciddi biçimde arttı. Artık herhangi bir kullanıcının attığı tek bir tweet veya paylaştığı kısa bir video, geleneksel medyayı peşinden sürükleyebiliyor. Bunun en çarpıcı örneği #MeToo hareketiydi; tek bir tweetle başlayan hareket, kısa sürede küresel çapta bir toplumsal gündeme dönüştü ve medyayı ardından getirdi (Sıradan insanların sıradışı hareketlerinin, kazalarının kamera sistemlerine takılan görüntülerinin ana akım sayılan medyanın sosyal medya hesaplarında bile yayılmasının oluşturduğu “önemsiz” gündem ise işin yan ürünü).
Siyasetçiler Gündemi Nasıl Yönetiyor?
Siyasetçiler, sosyal medya sayesinde kendi gündemlerini hızlıca ve etkili bir biçimde oluşturabiliyorlar. Erdoğan’ın önemli açıklamalarını doğrudan X’dan yapması, Ekrem İmamoğlu’nun YouTube üzerinden gençlerle buluşmaları veya Mansur Yavaş’ın Twitch yayınlarıyla dijital platformları kullanarak kendi mesajlarını doğrudan seçmenlere ulaştırması bu yaklaşımın etkili örnekleri arasında yer alıyor. Hatırlayın Kılıçdaoğlu son seçimde yotube fenomeni Oğuzhan Uğur’un programına çıkarak gündemi belirlemeye çalışmıştı. Artık siyasiler, en küçük belediyelerde bile geleneksel medya baskısından kurtulup bağımsız şekilde mesajlarını yönetip kendi gündemlerini yaratabiliyorlar.
Geleneksel Medyanın Sosyal Medyaya Bağımlılığı
Eskiden sosyal medya, geleneksel medyayı takip ederdi; bugünse durum tam tersine döndü. Artık televizyonlar ve gazeteler, X trendlerini haberleştirerek sosyal medyanın gündemini takip ediyorlar. CNN, FOX, BBC gibi büyük medya kuruluşları, Hürriyet, Sabah, Oksijen, internet siteleri, TV kanalları X trend olan konuları, hashtag’leri veya viral paylaşımları haberlerine taşımak zorunda kalıyor. Buna tüm dünyada direnen iki medya kuruluşu var biri The Economist diğeri The New York Times… Onların da artık gündemi yakalamak için aynı yola başvurmaya başladıkları çok açık. Kısacası, sosyal medya gündemi belirleyen bir aktöre dönüşürken, geleneksel medya ise gündemi takip eden bir konuma geriledi.
Sosyal Medya ve Yasama Süreci
Sosyal medya sadece gündem belirlemiyor; aynı zamanda yasa yapım süreçlerini de doğrudan etkileyebilir. Yani rızayı imal ettiriyor. Bazen doğal seyrinde, bazen manipülasyonla.. Türkiye’de sosyal medya baskısı nedeniyle geri çekilen yasa tasarıları gibi örnekler, dijital platformların siyasal karar alma süreçlerine olan güçlü etkisini gösteriyor. Artık sosyal medya yasa yapıcıların göz ardı edemeyeceği, doğrudan etki alanına sahip bir aktör konumunda.
Sosyal Medya ve Hukuk
Sosyal medya etkisi, hukuk sistemlerini ve yargı süreçlerini de baskı altına alıyor. ABD’de George Floyd davasında sosyal medya üzerinden yaratılan büyük kamuoyu baskısı, mahkeme süreçlerini doğrudan etkiledi. Bizde de benzer çok örnek var. Benzer şekilde Trump’ın Twitter hesabının kapatılmasıyla birlikte başlayan tartışmalar, dijital platformların yasal sınırlarını ve hukuki sorumluluklarını yeniden gündeme getirdi. Bu gelişmeler, sosyal medyanın hukukun işleyişinde de ciddi bir güç odağı olduğunu ortaya koyuyor.
Siyasetin Yeni Aktörleri: Fenomenler
Geleneksel siyasi kampanyalar, liderlerin seçmenlere doğrudan hitap ettiği büyük mitingler, televizyon röportajları ve gazete ilanları üzerine kuruluydu. Son yıllarda ise sosyal medya fenomenleri siyasi iletişimde yeni ve güçlü aktörler haline geldi. Özellikle genç seçmenlere ulaşmak ve harekete geçirmek isteyen siyasetçiler, popüler fenomenlerle iş birliği yaparak mesajlarını daha etkili bir şekilde yaymayı hedefliyor.
ABD’de Donald Trump da benzer bir strateji izledi. 2020 seçimleri sırasında Joe Rogan, Ben Shapiro ve Dave Rubin gibi sağ eğilimli podcast yayıncıları, Trump’ın söylemlerine geniş bir kitlede yankı bulmasını sağladı. Özellikle Joe Rogan’ın programları, politikadan uzak duran genç erkek seçmenlere hitap eden bir alan sundu. Trump kampanyası, YouTube ve Twitter fenomenleriyle iş birliği yaparak, kendi söylemini geleneksel medyanın filtrelerine takılmadan milyonlara ulaştırabildi. 2024 seçimlerinde ise Trump, TikTok fenomenleriyle daha doğrudan bir iletişim kurarak özellikle genç muhafazakâr seçmenlere seslendi. Andrew Tate gibi isimler Trump yanlısı içerikler üretirken, Logan Paul ve diğer popüler isimler, Trump’ın kampanyasının sosyal medya görünürlüğünü artırmada etkili oldu. Trump, Elon Musk’ın sahibi olduğu X platformunu aktif olarak kullanarak, geleneksel medyada yankı bulamayacak bazı söylemlerini doğrudan seçmenlere ulaştırdı. Elon Musk’ın Trump’a yönelik desteği, kampanyanın dijital stratejisinde önemli bir unsur haline geldi.
Fenomenlerin artık sadece kültürel ya da eğlence içerikleri üreten kişiler olmadığını, siyasi kampanyaların ayrılmaz parçalarından biri olduğunu anlamamız gerekiyor.
Dijital Popülizm ve Algoritmik Söylem
Popülist siyaset, tarih boyunca halkın doğrudan duygularına hitap eden, “biz ve onlar” ayrımı üzerine kurulu bir söylemle kitleleri harekete geçirmeyi başardı. Günümüzde, popülist liderlerin yükselişinde yalnızca ideolojik mesajlara değil, bu mesajların nasıl yayıldığına da ayrı bir pencere açmak gerekiyor. Sosyal medya algoritmalarının doğası gereği, sansasyonel, duygusal ve kutuplaştırıcı içerikler daha fazla etkileşim alıyor ve bu da popülist söylemin yayılmasını hızlandırıyor.
Algoritmalar Neden Popülist Söylemleri Öne Çıkarıyor?
Sosyal medya platformları, kullanıcıların ilgisini olabildiğince uzun süre tutmaya odaklanmış durumda. Bunun için en fazla etkileşim alan içerikleri öne çıkaran bir sistem yaratıyorlar. Çalışmalar gösteriyor ki öfke, korku ve kutuplaştırıcı duygular, sosyal medya etkileşimlerini ciddi şekilde artırıyor. Yani bir paylaşım ne kadar sert bir tepki yaratıyorsa, algoritmalar tarafından o kadar fazla öne çıkarılıyor.
Bu durum, siyasi iletişimi kökten değiştirdi. Mesajı geniş kitlelere ulaşması için, mesajın algoritmaların mantığına uygun olması gerekiyor. Sert söylemler, kriz vurgusu ve doğrudan hedef göstermeye dayalı içerikler, sosyal medya platformlarının dinamikleri içinde daha görünür hale geliyor. Günümüzde siyasetçiler yalnızca seçmenlerine değil, algoritmalara da hitap etmek zorunda.
Ancak buradaki asıl soru şu: Sosyal medya gerçekten demokratik katılımı teşvik eden bir alan yarıyor mu? Yoksa siyasetin sağlıklı tartışma zeminini bozarak manipülatif içeriklerin yayılmasına mı hizmet ediyor?
Trumpokrasi: Algoritmalar ve Siyasetin Kesiştiği Nokta
Donald Trump’ın Twitter’ı (X) kullanma biçimi, sosyal medyanın siyasi popülizm için nasıl güçlü bir araç haline geldiğini en açık şekilde ortaya koydu. Geleneksel medya kanallarını devre dışı bırakarak, sansasyonel ve kutuplaştırıcı söylemlerini doğrudan milyonlarca takipçisine ulaştırdı. En etkili stratejisi ise sürekli bir kriz atmosferi yaratmasıydı.
Trump’ın tweet’leri genellikle ya bir düşman ilan ediyor ya da bir tehdit senaryosu üzerinden destekçilerini harekete geçiriyordu. “Sahte haberler” söylemi, medya eleştirileri ve doğrudan bireyleri hedef alan mesajları, algoritmalar tarafından öne çıkarıldı ve milyonlarca etkileşim aldı. Bu yalnızca seçmen mobilizasyonunu değil, medya gündemini de şekillendirdi. Trump’ın attığı her tweet, gazetelerin manşetlerine, televizyonların tartışma programlarına taşınarak onun belirlediği gündemin sürdürülmesini sağladı.
2021’de Kongre baskınının ardından Twitter’dan (X) yasaklanması, Trump için bir son olmadı. Kendi sosyal medya platformu Truth Social’ı kurarak, doğrudan destekçileriyle iletişimini sürdürdü. 2024 seçim kampanyasında ise Elon Musk’ın X platformunu satın almasıyla birlikte, hesabına tekrar erişim kazandı ve buradaki aktifliğini hızla artırdı.
Daha da dikkat çekici olan, Trump’ın sosyal medya fenomenleriyle kurduğu yeni ittifaklar oldu. 2024 seçimlerinde, Andrew Tate gibi muhafazakâr influencer’lar TikTok ve X üzerinden Trump’ın mesajlarını yayarken, fenomenlerin erişim gücünü ve algoritmaların işleyişini avantaja çeviren Trump, bu etkileşimi daha da güçlendirdi.
O zaman sorum şu: Siyasetçiler sosyal medyayı mı yönetiyor, yoksa sosyal medyanın kuralları siyaseti mi belirliyor? Eğer ikincisine daha yakınsak, yandık ki ne yandık..
TikTok ve Yeni Nesil Seçmen
Sosyal medyanın siyasi kampanyalardaki rolü her geçen gün artarken, TikTok’un özellikle Gen Z (1997-2012 doğumlular) seçmenler üzerindeki etkisi dikkat çekici hale geldi. Facebook ve Twitter gençler arasında giderek popülerliğini yitirirken; TikTok siyasetçilerin genç seçmenlerle etkileşim kurmak için tercih ettiği en güçlü platformlardan biri haline geldi.
Özellikle 2020 ve 2024 ABD başkanlık seçimleri, TikTok’un siyasi iletişimde nasıl bir araç haline geldiğini göstermesi açısından kritik öneme sahip. Siyasetçilerin TikTok’a yaklaşımı, yalnızca genç seçmenlerle nasıl iletişim kurduklarını değil, aynı zamanda bu platformun siyasi mobilizasyon üzerindeki gücünü de gözler önüne serdi.
2020 Seçimlerinde TikTok’un Siyasi Rolü
TikTok’un siyasetteki yükselişi, 2020 ABD başkanlık seçimleriyle başladı. Bu dönemde platformun rolü, doğrudan siyasetçilerin kullanımı üzerinden değil, genç seçmenlerin organik mobilizasyonu üzerinden şekillendi.
Joe Biden ve Organik TikTok Desteği
Joe Biden kampanyası, 2020’de resmi olarak TikTok’ta varlık göstermedi. Ancak bu, TikTok’un Biden lehine etkili bir araç olmasını engellemedi. Genç seçmenler, TikTok’ta #SettleForBiden (Biden’a razı olun) gibi yaratıcı kampanyalar başlatarak, özellikle Bernie Sanders gibi sol eğilimli adayları destekleyen gençleri Trump karşısında Biden’a oy vermeye ikna etmeye çalıştı. Biden destekçileri eğlenceli ve viral içerikler üreterek, TikTok’ta güçlü bir dijital mobilizasyon oluşturdu.
Donald Trump ve TikTok Yasağı
Trump yönetimi ise TikTok’a tamamen farklı bir açıdan yaklaştı. 2020’de TikTok’un Çin merkezli sahibi ByteDance’in ulusal güvenlik tehdidi oluşturduğunu iddia eden Trump, platformun ABD’de yasaklanmasını talep etti. Hatta TikTok’un ABD operasyonlarının Oracle veya Microsoft gibi bir Amerikan şirketine satılması gerektiğini belirtti. Bu süreç, mahkemelerdeki itirazlar ve hukuki engeller nedeniyle tamamlanamadı.
TikTok’un Trump için doğrudan bir tehdit haline gelmesi, platformdaki genç aktivistlerin Trump’ın Tulsa mitingi için toplu halde bilet ayırarak etkinliğe katılmaması ve salonun büyük ölçüde boş kalmasıyla başlıyor. TikTok yalnızca bireysel içerik üretimi için değil, siyasi aktivizm ve dijital protesto aracı olarak da ne denli etkili bir şekilde kullanılabileceğini kanıtlamıştı.
2024 Seçimleri: Biden ve Trump’ın TikTok Stratejileri
2024 ABD seçimleri, TikTok’un siyasetteki rolünün daha belirgin hale geldiği bir dönüm noktası oldu. Hem Biden hem de Trump, önceki tutumlarından farklı bir yol izleyerek, platformu doğrudan kullandılar.
Joe Biden TikTok’u Kendi Kampanyasına Dahil Etti
2020’de platformda resmi olarak yer almayan Biden, 2024 seçimlerinde TikTok’un gücünü doğrudan kullanmaya karar verdi. Şubat 2024’te resmi bir kampanya TikTok hesabı açtı ve ilk videosunu Super Bowl LVIII sırasında paylaştı.
Biden’ın TikTok stratejisi üç temel üzerine kuruldu:
- Eğlenceli ve viral içerik üretimi
- Politik mesajları doğrudan vermek yerine popüler kültür ile harmanlamak
- Fenomenlerle iş birliği
Ancak bu strateji, Biden yönetimini ironik bir durumla karşı karşıya bıraktı. Bir yandan TikTok’un ulusal güvenlik tehditleriyle ilgili incelemeler yürüten Biden yönetimi, diğer yandan platformu seçim kampanyasında aktif olarak kullanıyordu.
Donald Trump ve TikTok’taki U Dönüşü
Başkanlığı döneminde TikTok’un yasaklanmasını savunan Trump, 2024 seçimlerinde platformun genç seçmenler üzerindeki etkisini fark ederek kendisi de TikTok’ta bir hesap açtı.
Trump’ın TikTok stratejisi Biden’dan farklıydı. Daha kurumsal ve güvenli içerikler üreten Biden’ın aksine, Trump daha agresif, sansasyonel ve provokatif videolar paylaşarak platformda dikkat çekmeye çalıştı.
Fenomenlerle daha yoğun iş birlikleri yaparak muhafazakar genç kitleyi harekete geçirmeye odaklandı. Örneğin, milyonlarca takipçisi olan sağ eğilimli TikTok fenomenleriyle içerikler üretildi. ( Bu arada en büyük fenomenlerin bu tür populist liderler olduğunu da unutmayalım..)
Trump’ın TikTok içerikleri, etkileşim açısından Biden’a kıyasla çok daha fazla izlenme ve paylaşım aldı.
TikTok artık seçim kampanyalarının yürütüleceği ana mecralardan biri.
Bugün seçmenler siyasetçileri ekranlardan değil, akışlardan takip ediyor. Kampanyalar miting meydanlarından çok, viral içeriklerin yarıştığı dijital platformlarda kazanılıyor. Siyasetin sosyal medyayı nasıl kullandığı kadar, sosyal medyanın siyaseti nasıl şekillendirdiği sorusunun da tartışılmasının faydalı olacağını düşünüyorum.
Yaklaşık 3 yıl sonra bizim de önemli bir Cumhurbaşkanlığı seçimimiz olacak.
Türkiye’de seçmeni şekillendirmek konusunda TV hala etkili ama o alanda yine de en azından regülasyonun sahibi belli. Türkiye’de bilerek Cumhurbaşkanlığı iletişimi ile parti başkanlığı iletişimi ayrılmadığı için özellikle TV’lerin kullanım sürelerinde haksızlık oluyor ama yine de de zıvanadan çıkmaya engel bir takım kurallar var. Bu nedenle, dijital iletişim savaşlarının çok çetin ve çok yoğun geçeceğini düşünüyorum. Çok trolü olan değil, iyi strateji üretip trollerini doğru kullananlar öne geçecek. Ne yazık ki Seçim Kanunu ve Siyasi partiler kanunlarımız, bu konuları seçmenin özgür iradesi lehine düzenlemekten çok uzakta. Yani bizden bir Cambridge Analytica soruşturması çıkmaz.😊
Seçimlerde (Amerikan seçimleri dahil) popülist, sağ ve otoriterlikten yana adaylar yüzde 1-5 arasında oy farkları ile seçimi kazanıyorlar. Dolayısıyla %49 ve %45 arasında bir oranda karşılarında muhalefet oluyor. Bu muhalefeti ve demokratik sistemi otoriter liderlerden koruyacak olan ise o ülkedeki hukuk ve adalet anlayışı. Eğer hukuk ve adalet mekanizmaları doğru işliyorsa bir sonraki seçime kadar kazanan liderler demokratik sistemin altını oyamıyor, işlemiyorsa ülke demokratik temayüllerden uzaklaşıyor.
İşin bize ilgilendiren diğer bölümü ise şirketlerdeki liderlikle ilgili.
Dünyanın en önemli iş adamlarından Elon Musk taraf olarak Trumpocracy’ye damardan destek veriyor. X’in sahibi olarak Tesla’nın satışlarına zarar vermesine rağmen desteği bırakalım Trumpocracy’nin kendi olmak üzere..
Musk’ın tüm şirketlerinde yaklaşık 120 bin kişi çalışıyor. Patronlarının siyaset arenasında açık rol almasına yönelik olarak çalışanların ne düşünüyorlar acaba? Bu açıdan gelecekte yetenekli insanları bulmak ve elde tutmak açısından sorun yaşayıp yaşamayacağını bilmiyoruz.
Elon Musk bugüne kadar verdiği mesajlarda inovasyona ilham veren, tarafsız, çeşitlilik ve kapsayıcılığa önem veren, tutkulu ama takıntılı bir lider tipi çiziyordu. Bu liderlik tipini iş yerinde farklı uyguladığına dair bilgi yoktu. Ne zaman ABD Hükümet Verimliliği Dairesi’nde devlet çalışanlarına yönelik agresif bir tutum içine girdi, yönetim tarzının mikro yönetim tarzı olduğu ve otokrat bir lider olduğu üzerine eleştiriler başladı. Çalışanlarından uzun saatler çalışmalarını beklediği, eleştiriye tahammülsüz olduğu konuşulmaya başlandı.
Sorum şu: Elon Musk başarılı bir iş insanı. Kendi şirketinde de Trumpocray’nin liderlik ilkelerini uyguladığı netleşirse bu tüm iş dünyası liderlerine örnek olur mu? Şirketler “tek adam” yani “otokratik” bir liderlik tarzına doğru evrilir mi? Ne dersiniz?
Lütfen yazımdaki tüm düşüncelerle ilgili yorumlarınızı bekliyorum, merak da ediyorum.
Şimdi buyrun Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyici Listesi seçkisini okumaya.
Murat Ülker, İstanbul Erkek Lisesi’nde gerçekleştirdiği röportajda, liderlik yolculuğunu ve değişimin iş hayatındaki önemini anlatıyor. “İşler büyüdükçe ben de değiştim ve geliştim” diyen Ülker, liderliğin sadece yetki vermek değil, aynı zamanda sorumluluğu paylaşmak olduğunu vurguluyor. Liderlik anlayışını ise şu şekilde özetliyor: “Benim çalışma arkadaşlarım kendi sahalarında benden daha uzmanlar. Onlara güveniyorum ama şeytanın avukatlığını yapmaktan da geri durmuyorum.”
Enfokrasi
Murat Ülker, Byung-Chul Han’ın Enfokrasi kavramı üzerine düşüncelerini paylaşıyor. Han’a göre modern toplumda bireyler, bilgi akışı ve görünürlük yoluyla manipüle ediliyor. Şeffaflık ve özgürlük gibi kavramlar ön planda olsa da aslında bireyler sürekli bir tahakküm altında. Ülker, Han’ın bu analizinden yola çıkarak, dijital çağın bireyler üzerindeki etkisini sorgulamaya davet ediyor. Özgürlük ve hakikat, dijital dünyanın hız ve yüzeyselliği içinde nasıl bir dönüşüm geçiriyor?
Arda Öztaşkın, Unilever ve BP’deki CEO değişiklikleri üzerinden şirketlerin finansal performans ve sürdürülebilirlik dengesiyle ilgili kritik bir noktaya dikkat çekiyor. Unilever, finansal hedeflere yönelirken sosyal misyonunu yumuşatmasına rağmen beklenen etkiyi yaratamazken, BP ise net sıfır hedeflerinde geri adım atarak petrol ve gaz yatırımlarını artırıyor. Arda’nın sorusu düşündürücü: Sürdürülebilir kalkınma modeli bir oksimoron mu?
Çisil Sohodol, Patiswiss krizinde sorduğu soruyu bu kez çok daha büyük bir ölçekte yeniden gündeme getiriyor: “Krizi CEO çıkarırsa kim yönetecek?”
Vestel ve Zorlu Holding CEO’ları arasında yaşanan bu olay, sadece bir iletişim hatası değil, şirket yönetimi ve kurumsal kültür açısından ciddi dersler barındırıyor. Sohodol, yaşananları dört farklı senaryo üzerinden değerlendirmiş. Okumanızı tavsiye ederim.
Özgüven her zaman yüksek sesle konuşmak ya da dışa dönük olmak anlamına gelmez. Seda Erdam Yılmaz, sessiz ve güçlü duruşun da bir özgüven göstergesi olabileceğini hatırlatıyor. Sessiz yetenekleri fark etmek ve desteklemek önemli.
Hakan Bulgurlu, bireylerin iklim krizine karşı somut adımlar atabileceğini vurguluyor. Düşük Karbon Yaşam Tarzı Çarkı (Low Carbon Lifestyles Wheel) ile ulaşım, konut, beslenme ve alışveriş alanlarında değişiklikler yaparak çevresel etkiyi azaltmanın yollarını paylaşıyor.
Ömer Barbaros Yiş, çevrim içi ticaretin yalnızca satış değil, markalar için güçlü bir pazarlama aracı olduğunu vurguluyor. Online satışlardaki yükseliş fiziksel mağazalara katkı sağlarken, dijitaldeki düşüş ise uzun vadede marka bilinirliği ve satışları olumsuz etkiliyor.
Engin Aksoy, futbolun ara transfer dönemini şirket yönetimiyle kıyaslayarak krizleri fırsata çevirmenin önemini vurguluyor. Ona göre, kazananlar önceden plan yapan, güçlü yönleri daha da geliştiren ve bütçeyi stratejik hamlelerle yönetenler oluyor.
Güldem Berkman zamana yüklediği anlam ve kendi isteklerine alan açma konusunda önemli değişimler yaşadığını paylaşıyor. Zamanın limitsiz olmadığını fark ettiğinde, hayatını daha bilinçli bir şekilde şekillendirmeye başladığını belirtiyor.
“İnsan bir noktada solak olduğunu fark ediyor ve çatalı sağa koymak istiyor.”
Yahya Ülker, ekip yönetiminde merak duygusunun ve etkili iletişimin önemini vurguluyor. Ülker’e göre, liderler önce dinlemeli, yargıyı erteleyip anlamaya odaklanmalı ve güven ortamı yaratmalıdır.
KidZania İstanbul ve FutureBright Group’un gerçekleştirdiği “Çocuklar ve Ailelerin Toplumsal Cinsiyet Algısı” araştırması, çocukların meslek tercihlerinde cinsiyet eşitliğine dair farkındalık kazandığını ortaya koyuyor. Araştırma sonuçları, çocukların büyük çoğunluğunun mesleklerin cinsiyeti olmadığına inandığını ancak ev içi roller ve finansal farkındalık konusunda geleneksel kalıpların sürdüğünü gösteriyor.
Şule Yücebıyık, liderlik iletişiminin manipülasyon ve zorbalık yerine güven ve empati üzerine kurulması gerektiğini vurguluyor. MIT Sloan tarafından yapılan bir araştırmada yapıcı bir dilin güveni %35 artırdığını bulgusuna referans veren Yücebıyık, iletişimin liderin en güçlü silahı olduğunu hatırlatıyor.
Hakan Karamanlı, kitaplar üzerine bir paylaşım yapmış. Çok keyifli bir program olmuş, mutlaka göz atın derim.
Arzu Deniz Aksoy, sosyal sorumluluk projelerinin müşteri sadakati, çalışan motivasyonu ve yeşil büyüme üzerindeki etkisini vurguluyor. Ona göre, bu projelerin başarılı olabilmesi için markanın kültürüyle uyumlu, toplumsal bir soruna çözüm sunan ve ölçülebilir sonuçlar üreten bir yapıya sahip olması gerekiyor.
Emre Kurtoğlu, yapay zekâya farklı bir açıdan bakarak, HBR’nin paylaştığı makalede ele alınan 12 ayrı riske dikkat çekiyor. Makale, yapay zekâ teknolojisinin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan güven açığını (AI trust gap) ele alıyor ve bu açığın yalnızca teknik ilerlemeyle kapatılamayacağını öne sürüyor.
Nazlı Tlabar Güler, genç profesyonellere başarı için cesaret, fedakarlık, etik değerler ve sürekli öğrenme gerektiğini vurguluyor. Ona göre, gerçek kazananlar konfor alanından çıkıp kendi değerlerine sadık kalanlar.
Murat Göllü, kurumsal iletişimin 2025’te dönüşüm ve adaptasyon yılı olacağını vurguluyor. 3S (Sorumlu, Sağduyulu, Samimi) iletişim yaklaşımını, yeni dönemde markalar için iyi bir rehber olacağı görüşünde.




