LinkedIn, öğrenmek, kendimizi geliştirmek ve kendimizi ve kurumumuzu ifade etmek için çok güçlü bir mecra. Özellikle hissedarların, CEO’ların ve üst yöneticilerin burada görünür olmasını, bir iletişim performansı göstermesini stratejik iletişim açısından kritik buluyorum. Çünkü bugün liderlik yalnızca iyi karar almakla ölçülen bir şey değil. İnsanların sizden bir cümle duymak, bir duruş görmek, bir hikaye dinlemek istediği bir dönemdeyiz. Hatta artık “Sosyal CEO” diye bir kavram oluştu, üst yöneticiler için dijital dünya varlık yönetimi ROI hesabı gerektirecek kadar yatırım yapılabilir bir alan olmaya başladı.
Bu nedenle “Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı İş Dünyası Etkileyicileri” endeksine iyi örnekleri görünür kılmak ve daha iyisini teşvik etmek için devam ediyoruz. Listemizde büyük değişiklikler yaptık, birçok ismi uzun süredir paylaşımda bulunmadıkları veya sadece kendi şirketlerinin içeriklerini yeniden paylaştıkları için çıkardık. Yeni eklediğimiz isimler de oldu. İncelemenizde fayda var.
Bazı liderler gerçekten takdir edilecek derecede özgün içerikler üretiyor, bu işin ciddiyetinin farkında; bazıları ise günü kurtarmaya devam ediyor. Bizim derdimiz, liderlerin deneyimlerini orijinal içerikle paylaşması, hem kendi alanlarına hem de iş dünyasına fayda üretmesi, özellikle de gençlere rol modeli olabilmesi. İletişim dünyasında “iletişim kadarsın” diye önemli bir söz vardır. İş dünyası liderleri için de artık “sosyal medya iletişimin kadarsın” sözü mutlak doğru olmaya doğru gidiyor. Bir kez daha uyaralım..
Bu işin şakası yok, zorla yapılacak bir iş de değil, sevmeye çalışın ve zaman ayırın. Yani ilgi alanlarınızın içine alın.
Daha önceki yazılarımda bazı konuları netleştirmiştim. Tekrar vurgulayayım…
- Birincisi şu: “Etkileyici” olmak bir unvandan çok bütünsel bir iletişim meselesi. LinkedIn’deki görünürlük de liderin kendini stratejik ve tutarlı biçimde ifade etmesiyle performansa dönüşüyor.
- İkincisi, bu işin merkezinde güven var. Otantik iletişim tarzı, tutarlı bir ses ve deneyimi paylaşma cesareti, söylenenin içi dolu olduğu duygusunu güçlendiriyor. Bu da güveni besliyor.
- Üçüncüsü, hız meselesi artık başka bir yere evrildi. Dijital dünyada hız bir avantajken standart haline geldi; bu da “çok üretmek” ile “değer üretmek” arasındaki farkı daha da görünür kıldı. Hızlı olmak tek başına bir şey ifade etmiyor, artık anlama ve özgünlüğe de ihtiyacınız var.
- Dördüncüsü, görünürlük bir yandan etkiyi büyütürken bir yandan da itibarı daha hassas, daha kırılgan hale getiriyor. Hele iş siyasete, polemiğe, sert tonlara yaklaştığında, iletişim performansı bir anda itibar meselesine dönüşebiliyor.
İşte bütün bunlar, bizi aynı yere, Leadfluencer’a getiriyor. Etki alanını şirketin duvarlarının dışına taşıyan, bir topluluğa seslenebilen, aynı zamanda içeride de işi yönetebilen; yani modern dünyanın liderinden bahsediyoruz.
Üstelik bunu konuşan yalnız ben de değilim.
WARC‘ın Temmuz 2025’te yayımladığı 2025 Tüketici Trendleri Raporu’nda da bu dönüşüm çok net tarif ediliyor. Buyrunuz aşağıda rapordan bir görsel paylaştım.

WARC’ın da çizdiği tabloya göre güven, kurumlardan bireylere doğru kayıyor. İnsanlar hala markaları, medya kuruluşlarını, büyük yapıları izliyor; ancak referans noktaları olarak bireyleri alıyorlar. Özellikle de “gerçek” buldukları sesleri dinliyorlar, peşinden gidiyorlar. Bunun en somut göstergesi haber tüketiminde karşımıza çıkıyor.
Sosyal medya artık birçok insan için ana haber kaynağı. Genç kuşaklarda bu daha da belirgin. Televizyonun, klasik haber sitelerinin yerini; yorumlayan, filtreleyen, anlamlandıran bireysel anlatıcılar alıyor. İnsanlar “ne oldu?” sorusunun ötesine geçerek, “bu konuda sen ne düşünüyorsun?” diye sormaya başladı.
Bu da bizi “news influencer” denen, nistepen yeni bir figüre getiriyor. Gazeteci olmayan ama gündemi okuyan, yorumlayan, bağlam kuran insanlar. ABD’de ve İngiltere’de ciddi bir kitle, ana akım dışı kaynaklardan, bağımsız içerik üreticilerinden besleniyor. Siyaset gibi hassas konularda bile… Doğrulanmamış hesaplardan gelen içeriklere maruz kalma oranları da azımsanacak gibi değil. Üstelik bu içeriklerin bir kısmı, siyaseti merkeze almayan influencer’lar tarafından üretiliyor. Yani insanlar artık uzmanlık alanının sınırlarına eskisi kadar takılmıyor; daha çok güven duydukları sese doğru dikkat kesiliyorlar.
Bu çerçevede influencer’lardan beklentiler de değişiyor. Artık yalnızca ürün tanıtmaları, güzel hayat kesitleri paylaşmaları yeterli değil. Toplumsal konularda nerede durdukları, neye nasıl tepki verdikleri de izleniyor. Hatta bazı kategorilerde, bir influencer’ın kişisel görüşleri, satın alma kararını doğrudan etkileyebiliyor. Güvenin paraya dönüştüğü yer, işte burası. İnsanlar güvendikleri birinin önerisiyle alışveriş yapıyor ve bunu gizlemiyor. Burada belirleyici olan şey erişim değil, güvenilirlik. Kim söylüyor, nasıl söylüyor, ne zamandır söylüyor… Hepsi birlikte çalışıyor.
Şimdi meselenin can alıcı noktasına geldik.
WARC’ın rapordaki her bölümün sonuna eklediği “Pazarlamacılar buna nasıl yanıt verebilir?” sorusuna verilen ilk yanıttan kelimesi kelimesine alıntı yapıyorum.
Explore partnerships with individual creators to leverage their reach and reputation. Internally, consider elevating the voices of employees and in-house experts as thought leaders to promote the brand.
Erişimlerinden ve itibarlarından yararlanmak amacıyla bireysel içerik üreticileriyle iş birlikleri araştırılmalıdır. Ayrıca, markayı tanıtmak için çalışanların ve kurum içi uzmanların seslerinin düşünce liderleri olarak öne çıkarılması da değerlendirilmelidir.
Demek ki neymiş? Asıl potansiyel içerideymiş! Kurumlarınızın kendi içindeki uzmanlar, çalışanlar, yöneticiler…
Bu meseleyi yukardan aşağıya indirmek, kurumun iletişim kültürünü oluşturan değerlerinden birine dönüştürmek için de; siz kıymetli kurumlarımızın liderlerinin taşın altına elini koyarak bu işin “nasıl” yapılacağını göstermeniz, gösterebilmeniz gerekiyor.
Şimdi konumuza biraz çokomelli bir parantez açalım. 2025 yılında, Journal of Advertising Research’te çok yeni bir çalışma yayımlandı… Bireysel ses deyince aklımıza hemen influencer’lar geliyor ya, bu dünya da kendi içinde değişiyor ve gelişiyor. Influencer vardı, üzerine bir çok “fluencer” konuyor, Leadfluencer’ı da biz ekledik. Şimdi bir de Petfluencer çıktı. Evet, bildiğimiz pet, yani evcil hayvan. Kedi, köpek, bazen bir tavşan. Hesap onların, marka anlaşması da onların. Hesabı sahip yönetiyor, ama sahnede patiler var.
İşin bizi ilgilen tarafı şu… Bu “petfluencer” meselesi sadece sevimlilikle açıklanan bir trend değil. Araştırma, petfluencer’ların bazı durumlarda insan influencer’lardan daha ikna edici olabildiğini gösteriyor. İnsanlar petfluencer’ı daha samimi bulabiliyor. Daha doğrusu, içeriğin reklam olduğu bilinse bile (sponsorlu içerik), niyet okumak zorlaşıyor. Biz insan influencer’da ister istemez “bunu bize niye söylüyor?” diye düşünmeye daha yatkınız. Hayvan hesabında ise zihnimiz bu soruyu geç soruyor. Bu da içerikteki samimiyet hissini büyüterek, güveni besliyor.
Araştırmacılar bunu tek bir deneyle bırakmıyor. Bir yandan gerçek platform koşullarında pet içeriklerinin etkileşim performansına bakıyorlar, bir yandan kontrollü deneylerde aynı ürünü, aynı sponsorluk işaretini, benzer metni kullanıp fark nereden doğuyor sorusuna yanıt arıyorlar. Sonuç aynı yere bağlanıyor… Petfluencer gördüğümüzde, mesaj daha içi dolu ve daha sahici okunabiliyor. Bu gerçekleştiğinde ikna da artıyor. Satın alma niyeti, ödeme istekliliği, etkileşim… Hepsini etkiliyor.
Tabii, petfluencer etkisi herkeste aynı çalışmıyor. Hayvanları daha kolay insanlaştıran, onlara karakter yükleyen kişilerde bu etki daha belirginleşiyor. Hatta mesajın nasıl kurulduğu da fark yaratıyor. Bazı kitlelerde şimdi duygusuyla kurulan daha yakın, daha anlık mesajlar daha iyi çalışıyor. Daha mesafeli kitlelerde ise daha gelecek odaklı, daha planlı mesaj çerçeveleri öne çıkabiliyor. Yani mesele “hayvanı koyduk, tamam” değil.
Yine dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz… Mesajın hangi ağızdan, hangi dille kurulduğu önemli. O dil nasıl bir çerçeve çiziyor, neyi gündemine alıyor, neyi saklıyor… Güven dediğimiz şey öyle kolay oluşmuyor!
Bunu niye anlatıyorum… Çünkü çalışmada ortaya konan olgu, güven meselesinin daha uç bir örneği. Kime neden güvendiğimiz değişiyor. Kurumsal olanın karşısına bireysel olan çıkıyor. Bireysel olanın içinde de, insanla sınırlı kalmayan yeni aktörler doğuyor.
Başlık tabii ki dikkat çekmek için esprili bir başlık. Ama konu sosyal medya olunca her tip mesaj ve hesapla ilgilenmek; ders çıkarmak gerekiyor. Hatta Macron olayından bile. “Leadfluencer” alanı yeterince keşfedilmemiş ve yeni bir alan olduğu için yeterince araştırılmamış. Ama eli kulağında.. Petfluencer örneği ise bize bu “…fluencer” kategorilerinin inceden inceye araştırılacağını gösteriyor. Petfluencer işin nerelere kadar uzandığını gösteren önemli bir işaret.

Durum böyleyken, “Leadfleuncer olacak güveni ve uzmanlığı nasıl kuruyoruz ve sürdürüyoruz?” sorusuna dönüp bir daha bakmamız gerekmiyor mu sizce de? Bunun içinde ne kadar bilgi, ne kadar deneyim ne kadar eğlence olmalı. Ya da bir lider sosyal medya hesaplarında ne kadar kendi olmalı, ne kadar şeffaf olmalı, ne kadar farklı olmalı? Doğru olduğunu düşündüklerimiz hakkında yanılıyor olabilir miyiz? Üzerinde çok düşünmekte fayda var.
Sorum burada dursun, yanıtlarını beklesin. Buyrun biz 2026 yılının ilk seçkisine geçelim.
Not: Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyici Listesi’nde olması gerekenler lütfen DM’den mesaj göndersinler.
Murat Ülker, dijital reklamların sanıldığı gibi her zaman daha ucuz olmadığını ve etkisinin TV kadar net ölçülemediğini vurguluyor. E-ticaretteki genel giderlerin düşmesine rağmen operasyonel maliyetlerin artmasıyla kurulan paralelliğe dikkat çeken Ülker; Les Binet’in araştırmalarına atıfta bulunarak medya kullanımında erişim genişliği ve etkinin kalıcılığının öncelikli olması gerektiğini belirtiyor.
OpenAI’ın ChatGPT üzerinde başlayacağı reklam testlerini de bu çerçevede değerlendiren Ülker, dijitalleşmenin bazen sadece maliyetin yerini değiştirdiğini hatırlatmış. Reklamın verimliliğinin mecra yeniliğinden daha önemli olduğunu savunan yazının şu sorusu ise tüm pazarlama dünyasını ilgilendiriyor… “Ölçemediğimiz etkiyi yönetebilir miyiz?
Murat Ülker, Kat Holmes’un “Mismatch” kitabından yola çıkarak tasarımın estetik bir detaydan ziyade kapsayıcılık (inclusion) ve dışlama (exclusion) tercihi olduğunu vurguluyor. Tasarımda yapılan küçük bir hatanın milyarlarca insanı sistemin dışına itebileceğini hatırlatan Ülker; kaldırım rampalarından bisküvi paketlerine kadar hayatın her alanında “uyumsuzlukları” fark etmeye davet ediyor.
Özellikle Vehbi Koç’un zor açılan bir kraker paketine karşı toplu iğneyle bulduğu çözümün, küresel bir “açma bandı” işine dönüşme hikayesi, inovasyonun kaynağını anlamak açısından çok değerli.
Nursel Ölmez Ateş, yapay zeka yatırımlarının artışıyla birlikte fark yaratan insani yetenekleri ortaya çıkarmanın artık bir zorunluluk olduğunu vurguluyor. Şirketlerin teknolojik dönüşüm süreçlerinde felsefe, psikoloji ve sosyoloji mezunlarına daha fazla alan açtığına dikkat çeken Ateş; yapay zekanın veri işleme hızına karşın empati, etik muhakeme ve kültürel bağlamı anlama gibi insana özgü niteliklerin taklit edilemeyeceğini hatırlatmış. İletişim, empati ve eleştirel düşünme gibi soyut becerilere sahip profesyoneller, teknik becerisi olanlara göre %8 daha hızlı terfi ediyor tespiti de çok önemli şeyler anlatıyor.
Burcu Geriş, LinkedIn’in “En İyi MBA Programları” listesinden yola çıkarak, kişisel eğitim yolculuğunu paylaşmış. Boğaziçi Üniversitesi mezuniyetinin ardından Amerika’da MBA yapma hayalini, ailesine yük olmamak adına doğru zamanı ve imkânı bekleyerek erteleyen Geriş; profesyonel tecrübe kazandıktan sonra bu hedefine TAV sponsorluğunda ulaşıyor. Eğitimin her aşamasında gösterilen sabrın, doğru zamanlamanın ve kurumsal desteğin hayalleri gerçeğe dönüştürmedeki gücünü gösteren çok iyi bir örnek.
Hakan Bulgurlu, 2025 yılını geride bırakırken iklim kriziyle mücadelede karamsar tablonun ötesine geçerek somut kazanımlara odaklanıyor. Dünyanın beklentilerin ötesinde bir hızla karbondan arındığını vurgulayan Bulgurlu; temiz enerji yatırımlarının 2,2 trilyon dolarla rekor kırdığını ve yenilenebilir enerjinin 2030 hedeflerine hiç olmadığı kadar yakın olduğunu belirtiyor. Çizdiği tablo umut verici gerçekten.
Şule Yücebıyık, Z kuşağının iş dünyasıyla kurduğu bağı “Situationship” kavramıyla ele alarak, bu ilişkinin neden düşük bağlılık ve geçicilik üzerine kurulu olduğunu sorgulamış. Gateway Commercial Finance araştırmasına dayanarak Z kuşağının %58’inin işini geçici bir durak olarak gördüğünü belirten Yücebıyık; bu aidiyetsizliğin temelinde ekonomik gerçeklikler, tükenmişlik hissi ve takdir görme arzusu yattığını vurguluyor.
Kurumların bu kuşağı sadece eleştirmek yerine, onlara neden ait hissetmediklerini sorması gerektiğini ifade eden Yücebıyık; çözümün uzun vadeli kariyer yolları sunmak, esenlik odaklı çalışma modelleri geliştirmek ve anlam inşasından geçtiğinin altını çizmiş.
Yücebıyık bir diğer yazısında, sosyal medyanın yarattığı tükenmişlik ve “maruz kalma” durumu üzerinden zihinsel bağımsızlığın önemine dikkat çekiyor.
Ömer Barbaros Yiş, 2025 yılından süzdüğü pazarlama derslerini paylaşmış. Büyük etki yaratmak için her zaman büyük bütçelere ihtiyaç duyulmadığını söyleyen Yiş; stok planlamadan organik kazanımın önemine, mağazalaşmada sabrın değerinden kanal bazlı kârlılık stratejilerine kadar geniş bir perspektif sunmuş. Bağ kurmanın esas olarak sunulan deneyimle şekillendiği tespiti ise tüm marka yöneticilerinin üzerinde çalışması gereken bir mesele.
Ömer Barbaros Yiş’in, başarıya giden yolda “10 bin saat” kuralı gibi genel kabulleri sorgulayarak emeğin ve karakterin değerine odaklandığı yazısı da okunmalı…
Engin Aksoy, Henry Kissinger’ın “Liderlik” kitabından yola çıkarak günümüzün yüzeysellik trendine karşı “derinlik” kavramını savunuyor. Veriye dayalı karar alma süreçleri ile liderlik sezgisi arasındaki dengeyi de sorgulayan Aksoy; karakterin, vizyonun ve insan niteliğinin hem toplumlar hem de şirketler için olan öneminin altını çizmiş.
Eylem Derya Özgür, PERYÖN ve Execution Partners iş birliğiyle hazırlanan “Türk İş Dünyasında Liderlik Bileşenleri” raporu üzerinden, liderlik anlayışındaki dönüşümü ve geleceğe dair riskleri paylaşmış. 2025 yılı verilerine göre, Türk liderlerin zorlu görevleri başarma konusundaki “özyeterlilik” ve belirsizlikler karşısındaki “yılmazlık” duygularında artış gözlemlenirken; hedef belirleme noktasındaki “umut” ve “iyimserlik” bileşenlerinde dikkat çekici bir gerileme yaşanıyor.
Yahya Ülker, yapay zekanın fiziksel dünyada yarattığı devasa enerji ve su maliyetine dikkat çekiyor. ABD’deki veri merkezi haritası üzerinden çarpıcı rakamlar paylaşan Ülker; tek bir tesisin 200.000 haneye eşdeğer elektrik tüketebildiğini ve bu merkezlerin %43’ünün su stresi yaşayan bölgelerde konumlandığını vurguluyor.
Sam Altman’ın “lütfen” ve “teşekkür ederim” gibi nezaket ifadelerinin bile ölçek büyüdüğünde milyonlarca dolarlık enerji maliyeti yarattığına dair açıklamasını hatırlatan Ülker, dijitalleşmenin çevresel etkilerini sorguluyor. Teknolojik büyümenin enerji, su ve yerleşim alanları üzerindeki baskısının görmezden gelinemeyeceğini belirterek; şeffaflık ve sürdürülebilirliğin artık yatırımların ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini söylemiş.
Cenk Alper, LeBron James’in bir maçtaki stratejik tercihi ile Taiichi Ohno’nun Toyota Üretim Sistemi (TPS) prensiplerini aynı potada eriterek değer odaklı liderliğin altını çiziyor. James’in 1,297 maçtır 10 sayının üzerinde sayı atarak sürdürdüğü rekor serisini devam ettirmek yerine takımına maçı kazandırmak için pas vermesini, basketbolun temel değerlerine olan sadakati olarak yorumlayan Alper; bu tutumun iş dünyasındaki karşılığını “İnsana Saygı” ve “Sürekli İyileştirme” prensiplerinde görmüş. Alper, ister sahada ister fabrikada olsun, doğru kararın ancak sarsılmaz değerler üzerine inşa edilebileceğini çok iyi bir örnek üzerinden açıklamış.
Güldem Berkman, X jenerasyonunun iş dünyasındaki başarısının ötesinde, üstlendiği ağır sosyal sorumluluğu “Tost jenerasyonu” benzetmesiyle ele almış. Yaşam süresi uzayan ebeveynlerin bakım ihtiyacı ile ekonomik koşullar nedeniyle bağımsızlığı geciken çocukların arasında kalan bu kuşağın, iki yönlü bir baskı altında olduğunu vurguluyor. Bu durumun sürekli karar vermeyi ve her yere yetme zorunluluğunu beraberinde getiren sessiz bir yorgunluk yarattığını belirten Berkman, X jenerasyonunun asıl sınavının “taşıma kapasitesi” olduğuna dikkat çekmiş. Kurumların bel kemiği olan bu kuşağın, iki jenerasyonu birden ayakta tutarken kendi hayatını askıya almama çabasını, alkışsız ama hayati bir denge ustalığı olarak tanımlıyor.
Yazısının sonunda sorduğu soruyu ise, dünyanın yakın gelecekte cevaplaması gereken en önemli sorulardan biri olarak değerlendiriyorum. Doğurganlık hızının düşüşünde bu yükün payı var mı?
Mehmet Tütüncü, “Aniden Çağı” olarak adlandırdığı günümüz dünyasında sürdürülebilir büyümenin anahtarını psikolojik güven ortamında görüyor. Değişimin geometrik bir hızla ilerlediği bu dönemde; teknolojiden veya sermayeden ziyade insan faktörünün merkeze yerleştiğini belirten Tütüncü; aidiyet duygusu yüksek, hata yapmaktan korkmayan ve yaratıcı fikirlerini özgürce paylaşabilen çalışanların en büyük stratejik avantaj olduğunu vurgulamış.
Hüseyin Geliş, 2025 yılını geride bırakırken gerçekçi bir bakış açısıyla umudu dengeliyor ve “durgunluğu kader olarak kabul etmeyi reddetmek” gerektiğini savunuyor. Ekonomik ve politik zorlukların farkında olan Geliş, yapay zekanın vaatten pratiğe geçerek profesyonel yaşamın doğal bir parçası haline geldiği bu dönemi, iletişimde berraklığa ve düşünsel özene geri dönüşün bir işareti olarak okuyor.
Akan Abdula, ücret artışlarının gündemde olduğu bu dönemde, meseleyi “psikolojik sözleşme” kavramı üzerinden ele alıyor. Çalışanın emeğiyle sistem arasında kurduğu o örtülü anlaşmanın sürekli ihlal edilmesinin, durumu bir geçim sıkıntısından çıkarıp kimlik problemine dönüştürdüğünü vurguluyor. Beklentiler artarken ücretin sembolik değerinin gerilemesinin çalışanlarda bir kandırılmışlık hissi yarattığını belirten Abdula; çözümün emeğin niteliğini yeniden düşünmekte olduğunu söylemiş.
Akan Abdula bir diğer yazısında, Türkiye ekonomisinin gerçek ritmini holding bilançolarından ziyade her sabah kepenk açan KOBİ’lerin dünyasında okumak gerektiğini vurgulamış. 601 KOBİ yöneticisiyle sahadan toplanan veriler ışığında, işletmelerin kendilerini giderek daralan bir alanda hissettiklerine dikkat çekiyor. Finansmana erişim kadar azalan insan kaynağı ve ertelenen dijitalleşme adımlarının da KOBİ’ler üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirten Abdula, bu kesimin asıl sorununun “görünmezlik duygusu” olduğunu hatırlatmış. Ekonomi yönetiminin makro anlatılarında kendine yer bulamayan KOBİ’lerin, sistemin dışına itildikleri hissiyle baş başa kaldıklarına yönelik tespitinin üzerinde kafa yorulmalı.
Seda Erdem Yılmaz, iş dünyasında “başarı” kavramının geleneksel performans ve hız odaklı tanımından sıyrılarak, sürdürülebilir bir iyi oluş haline evrildiğini vurguluyor. Başarının artık sadece sonuçlarla değil; nasıl hissedildiği, nasıl bir yolla ilerlendiği ve kurulan bağlarla ölçüldüğüne dikkat çekmiş.
Arda Öztaşkın, sürdürülebilirliği teknik bir raporlama meselesinden çıkarıp köklü bir “kültürel mesele” olarak tanımlıyor. Mevcut krizin kaynağında; sonsuz büyüme arzusu, kısa vadeyi kutsayan finansal akıl ve doğayı nesneleştiren zihniyet gibi kültürel kabullerin yattığını savunuyor. Teknik çözümlerin ancak semptomları hafifletebileceğini belirten Öztaşkın’a göre asıl mesele, organizasyonların geleceğe karşı sorumluluk kültürünü yeniden kodlamak. “Bu da ancak çoklu disiplinin bir araya gelerek çalışmasıyla mümkün olur.” tespitine katılıyorum.
Ayrıca Öztaşkın’ın Davos Zirvesi’nden yaptığı paylaşımları da takip etmenizde fayda var.
Kıvanç Bey de Davos’u yerinden izleyenlerden. Paylaşımlarını takip etmenizde fayda görüyorum.
https://www.linkedin.com/in/kivanczaimler/
Arzu Deniz Aksoy, modern iş dünyasının bitmek bilmeyen kriz ve belirsizlik ortamında geleneksel liderlik anlayışlarının iflas ettiğini savunarak, “Şefkatli Liderlik” kavramını bir hayatta kalma stratejisi olarak konumlandırmış. Aksoy’a göre bu yaklaşım, çalışanların potansiyellerine ulaşmalarını sağlayan en büyük kurumsal kaldıraçlardan.
Nilhan Önal Gökçetekin, Münih’te gerçekleşen DLD26 Konferansı’ndan taze izlenimlerini paylaşmış. Pazaryerlerinin geleceğine dair önemli bir perspektif sunan Gökçetekin, yapay zekanın operasyonel karmaşıklığı taklit edemeyeceğini vurgulamış. LLM modelleri arama yapıp öneri sunabilse de lojistik, hizmet yönetimi ve iade süreçleri gibi “post-transaction” (işlem sonrası) deneyimini yöneten pazaryerlerinin başarıyı sürdüreceğini ifade ediyor. Yapay zekayı “homeopatik” dozlarda kullanma döneminin bittiğini, iş akışlarının araçlara değil, araçların kullanıcı merkezli yeni iş akışlarına göre baştan tasarlanması gerektiğini hatırlatan yazı; insan değerinin artık yargılama, koordinasyon ve sistem düzeyinde düşünmeye kaydığına dikkat çekiyor.
Akşın Güngör, belirsizliğin artık kalıcı bir gerçeklik olduğunu vurgulayarak 2026 pazarlama stratejilerine dair önemli bir bakış açısı sunmuş. Forrester’ın 2026 öngörüleriyle paralel olarak; fiyat baskısının arttığı ve ekiplerin kompaktlaştığı bu sert tabloda başarının “daha fazla iş yapmak” değil, “daha doğru işi seçmekten” geçtiğini belirtmiş. Yapay zeka yatırımları hızlansa da entegrasyonun hala sancılı ve yüksek disiplin gerektiren bir süreç olduğuna dikkat çekiyor.
Burcu Batı, Bahçeşehir Üniversitesi’ndeki öğrencilerle buluşmasından yola çıkarak, 2026’ya girerken gençlerin belirsizliklerle dolu bir dünyada nasıl konumlanması gerektiğine dair samimi bir yazı paylaşmış. Yapay zekanın finans ve iş dünyası üzerindeki dönüştürücü etkisinin tartışıldığı bu dönemde, mükemmel ve doğrusal kariyer yollarının artık birer yanılsama olduğunu vurguluyor. Batı’ya göre öğrenmeye açık bir zihin, güçlü bir etik pusula ve çaba, her türlü teknolojik sermayeden daha değerli.
Meslekte ilerlemek için işini yapmak yetmez. Yaptığın işi sahiplenmen gerekir. Hakan Bey meseleyi çok net bir örnek üzerinden açıklamış. Hüsnü Erel Bey ile olan sohbetleri de çok keyifli…
Cenk Akıncılar, Ranjay Gulati’nin belirsizlik dönemlerinde liderlik stratejilerini ele alan çalışması üzerinden, cesaretin iş dünyasındaki belirleyici rolüne odaklanmış. Belirsizlik karşısında donup kalmak veya sadece maliyetleri düşürmek yerine; olumlu bir anlatı geliştirmenin, kararlı adımlar atmanın ve sakin kalarak bağlantılar kurmanın önemini vurguluyor. Kendi liderlik perspektifini de ekleyen Akıncılar, cesur adımların atılabilmesi için öncelikle “Psikolojik Güven” ortamının tesis edilmesi gerektiğini belirtmiş.
Bahattin Aydın, yapay zekanın hayatımıza girişiyle birlikte alevlenen “tembelleşiyor muyuz?” sorusuna tarihsel ve bilimsel bir perspektifle yanıt aramış. Matbaanın icadından hesap makinesine kadar her büyük teknolojik adımda yaşanan benzer endişeleri hatırlatan Aydın; asıl meselenin teknolojinin kendisi değil, insanın onunla kurduğu ilişki olduğunu vurguluyor.
MIT tarafından yapılan EEG çalışmalarına atıfta bulunan Aydın, yapay zekanın yoğun kullanımının bilişsel tembellik, yaratıcılıkta gerileme ve belirsiz bir zihinsel deformasyon riski taşıdığına dikkat çekmiş. Yapay zekayı üretenler için bir “çarpan etkisi”, sadece tüketenler içinse uzun vadeli bir tehdit olarak konumlandıran Aydın’a göre; veri ile sezgi arasındaki köprüyü kuran insani kapasite hala eşsizliğini koruyor.
Emre Kurtoğlu, iş hayatındaki rekabeti bir NASCAR yarışına benzeterek, kalıcı başarının ekip ruhu ve yardımlaşmayla mümkün olduğunu vurguluyor. Pistte en hızlı turu atmaya çalışırken bile rakiplerle bilgi paylaşmanın ve gerektiğinde destek olmanın, oyunu daha adil ve sürdürülebilir kıldığını belirtmiş.
Meltem Bakiler Şahin, dünyaca ünlü sanatçı Barbara Hannigan’ın kariyer yolculuğu üzerinden modern liderliğe dair ilham verici dersler paylaşmış. 40 yaşında soprano kimliğine orkestra şefliğini de ekleyerek geleneksel kariyer kalıplarını yıkan Hannigan’ın hikayesini; cesaretin yaşla sınırlı olmadığı, farklı rollerin tek bir vizyon altında birleşebileceği ve gerçek liderliğin yeni nesle kapı açmak olduğu vurgularıyla ele alıyor.
Nurçin Özkan Koçoğlu, liderlik, insan davranışı ve teknoloji üzerine yürüttüğü düşünsel yolculuğunu “The Unasked Question” (Sorulmamış Soru) adlı yeni bülteniyle paylaşmaya karar vermiş. İlgilenenler takip edebilirler.
Murat Göllü, World Economic Forum’un (WEF) Aralık 2025’te yayımlanan “New Economy Skills: Unlocking the Human Advantage” raporu üzerinden, 2026 yılında iletişim profesyonelleri için fark yaratacak insan merkezli yetkinlikleri analiz etmiş. Yapay zeka ve otomasyonun iş dünyasını dönüştürdüğü dönemde, teknik uzmanlığın ötesine geçerek insana özgü stratejik “kasların” geliştirilmesi gerektiğinin altını çizmiş.
Kaynakça:
WARC & GWI. (2025, July). 2025 Consumer Trends Report.WARC & GWI. (2025, July). 2025 Consumer Trends Report.
Laura Lavertu, Katina Kulow, Kirsten Cowan & Ben Marder (2025) Petfluencers, the Fur-Mula for Sincere Endorsements: Examining How and When Pets Exhibit Greater Persuasion as Influencers, Journal of Advertising Research, 65:4, 484-499, DOI: 10.1080/00218499.2025.2463707
Kapak Görseli: https://www.vespa.com/us_EN/vespa-magazine/pet-influencer/




