Burger King’in 62 yaşındaki CEO’su Tom Curtis, bir gün CMO’su Joel Yashinsky ’den şu teklifi alıyor… “Yeni kampanyamızın reklam filminde başrolde sen oynayacaksın.” Curtis çok net bir şekilde hayır yanıtını veriyor.
Curtis tabii ki kalabalık kitlelerin karşısında konuşmaya, restoran sahipleriyle ve yatırımcılarla bir araya gelmeye alışkın biri. Ama kameranın karşısına geçmek, sosyal medyada görünür olmak başka bir mesele. Yashinsky ısrarlı, devam ediyor. Burger King’in restoranlarının şaşalı dönemleri geride kalmış, ürün kalitesi düşmüş, yeniden toparlanma sürecinde önemli bir mesaj verilmesi gerekiyor. Bu güçlü mesajı taşıyacak olan kişi de şirketin başındaki kişi olmalı… Curtis kabul ediyor ama çekincesini de net bir şekilde ortaya koyuyor. “Tamam ama ben oyuncu değilim. Beni kamera karşısına çıkmaya zorluyorsanız ve sonuç kötü çıkıyorsa, otantik durmuyorsa, doğru alçakgönüllülük tonunu yakalamıyorsa, bunu sosyal medyaya da televizyona da hiç koymasanız iyi olur” diyor.
90 saniyelik reklam Mart’ta Oscar töreni sırasında yayınlanıyor. Reklamda Burger King’in eski maskotu King, Curtis’e yer açmak için sahneden çekiliyor. Curtis reklamda maskotumuzu kovduk ve tacı size, yani müşterilerimize taktık diyor. Hatta müşterileri ile telefon numarasını bile paylaştığını sorunlarını bizzat kendisi dinlemek istediğini söylüyor.
Ne oluyor dersiniz?
Curtis iki hafta boyunca günde altı saat, 41.000 sesli mesaj dinliyor, 1.500 kişiyle konuşuyor. Patates kızartmasından şikayet edenler, bozuk tabelaları dert edenler, şiir okuyanlar, hatta evlenme teklif edenler bile var. Bir CEO bunu neden yapsın diye sorabilirsiniz. Curtis röportajında “Bir sürü Whopper sattık, ben de yüzümde bir gülümsemeyle dolanıyorum etrafta.” diyerek özetlemiş işin sonucunu.
Kampanya başarısız olsaydı kimsenin yüzünün pek de gülmeyeceği malumunuzdur diye düşünüyorum.
Tom Curtis’in hikayesinin benzerleri yok değil, iş dünyasında uzun süredir karşılaştığımız bir akım bu esasında. Aslına bakarsanız ilk örneği 1980’lerde… Lee Iacocca, Chrysler reklamlarında bizzat yer alarak şirketinin yüzü haline geldi, özellikle de “Eğer daha iyisini buluyorsanız alın!” sloganıyla bu reklamlar tarihe geçti. Lee Iacocca için birçok kaynak CEO’yu marka sözcüsüne dönüştüren kişi diyor, ben de katılıyorum. Bu kampanya başladığında ben daha yeni reklam bölümünde asistan olmuştum, dersini asiste ettiğim ondan çok şey öğrendiğim aynı zamanda doktora tez hocam Prof. Dr. Şan Özalp derslerde Iacocca’nın kitaplarını okuturdu.
Daha sonra Dave Thomas (Wendy’s), Richard Branson, Steve Jobs, Bill Gates, Elon Musk; Türkiye’de Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Üzeyir Garih, Rahmi Koç şimdilerde en iyi temsilcisi Murat Ülker hem kendi özel hayatlarından hem şirket öykülerinden beslenerek kurumsal marka yüzü olarak işlev görmeye, bir tür marka gazeteciliği yapmaya başladılar. Murat Ülker’in sosyal medya hesaplarından paylaştığı otantik vidyolar, en son Fenerbahçe SK’nin basketbol başarının tarihini anlatan belgeseldeki duruşu, konumu, söyledikleri bu alanın iyi örnekleri. İş Ülker reklamlarında oynamaya varır mı, bunu hep birlikte göreceğiz. Bu arada son yazdığı bir analiz makalesi ile gündeme gelen, bir süredir bizim Leadfluencer listemizde de yer alan, planlı bir iletişim ve sosyal medya yönetimi yaptığı anlaşılan Yahya Ulker’in de CEO iletişimi kategorisinde kendine yeni bir kulvar açtığı görülüyor ki, bu göstergeler bize bu akımın hızla ve evrilerek devam ettiğinin mesajını veriyor.
The New York Times International Edition’ın 25-26 Nisan 2026 tarihli sayısında ise Jordyn Holman’ın hazırladığı dosyada bu akım detaylıca özetlenmiş. Reklamda oynama konusunda Wendy’s’in Dave Thomas’ı ve Perdue Farms’ın Frank Perdue’sı gibi istisnalar vardı, halk ve pazarlama literatürü onları tanırdı. Türkiye’de Ali Sabancive Ali Ağaoğlu bir dönem kendi markalarının reklamlarında oynadılar.
Sonra bu yöntem uzunca bir süre kapalı kaldı, Elon Musk veya Mark Zuckerberg gibi teknoloji devlerinim kurumsal filmlerini saymazsak çoğu kurumsal lider perdenin arkasında durmayı tercih etti.
Bugün dijital medya evrimi sayesinde farklı bir dönemin içerisinde olduğumuz kesin. Şirketler yeni bir vizyon ortaya koymak istediklerinde, kriz anlarında veya tüketicilerine güçlü bir vaat vermek istediklerinde bu hikayeyi anlatması/taşıması için CEO’larını kameranın karşısına çıkarıyor. Stagwell adlı pazarlama şirketinin CEO’su Mark Penn bu trendi çok güzel bir benzetmeyle açıklamış.
“CEO’yu reklama koymak aslında siyasi bir reklam gibidir, çünkü siyasi reklamlarda da hep aday yer alır.”
Penn’e göre bu, reklamın yüzü olan kişinin aynı anda otantikliği, empatiyi ve rasyonelliği yansıtması gereken biri olması demek. Esasında iletişim biliminde bunu uzun süredir biliyoruz. Aristoteles ikna sanatını üç temele oturturken birincisi ethos demişti. Yani konuşan kişinin karakteri, otoritesi, güvenilirliği…
Her CEO’dan Reklam Yıldızı Çıkaramazsınız!
Tabii her hikaye Curtis’inki gibi tatlı bitmiyor. NY Times’ın aynı dosyasında Red Lobster’ın 35 yaşındaki CEO’su Damola Adamolekun n’un hikayesi de var. Yıllar süren hatalı kararların ardından Red Lobster 2024’te iflas başvurusunda bulunmuş, toparlanma hikayesinin yüzü olması için de P.F. Chang’in eski yöneticisi Adamolekun CEO koltuğuna getirilmişti. Adamolekun karizmatik, televizyonda iyi duran ve fotojenik bir lider. Açık yakalı gömleğiyle, dar kesim takım elbisesiyle reklamlarda görünüyor, 20 doların altında yemekler, makul happy hour fiyatları sözü veriyor, markanın sevilen Cheddar Bay bisküvilerine asla dokunmayacağını söylüyor. NBC’nin köklü sabah programı olan Today’e çıkıyor, bir radyo programı olan The Breakfast Club with Charlamagne Tha God’a katılıyor; açıklamaları ile sosyal medyada viral oluyor.
Bu hikayenin sonu nereye varıyor dersiniz?
Adamolekun’un yıldızı gerçekten parlıyordu, bundan yana bir şüphe yok… Today programında, şirketin içine düştüğü sıkıntılara katkıda bulunan endless shrimp (sonsuz karides) promosyonunun geri gelmesinin pek olası olmadığını söylemiş, gerekçesini de şöyle özetlemişti. “Çünkü ben matematiği iyi bilirim.” Esprili, kendinden emin, tam da viral olacak cinsten bir cümle. Peki bu karizma şirketi kurtarmaya yetti mi?
Adamolekun’un karizması Red Lobster’ın finansal tablosunu düzeltmeye yetmedi. Bloomberg’in haberine göre şirket son beş çeyreğin dördünde zarar etti. Üstelik endless shrimp promosyonunu geri getirmeyi de değerlendiriyorlarmış…
McDonald’s’ın CEO’su Chris Kempczinski’nin hikayesi de bunun daha hafif ama daha göz önünde olan bir örneği. Kempczinski bir süredir Instagram’da kariyer tavsiyeleri veriyor, McDonald’s’ın dünya menüsünden ürünler tadıyor. Geçtiğimiz aylarda “Big Arch” burgerinden ısırık aldığı bir reel paylaşmıştı. Olay da burada patlamıştı. Çünkü epey rekabetçi ve karmaşık dinamikleri olan bir sektörde hizmet veren global bir markanın CEO’sunun “büyük” sıfatıyla tüketiciye sunduğu hamburgerden aldığı ısırık küçücük, minnacıktı! Üstelik bir de hamburgerden ürün diyerek bahsediyordu!
Kempczinski daha sonra The Wall Street Journal’a şu cümleyi kuruyor. “Sosyal medyaya çıkmak istiyorsan, derinin kalın olması gerekiyor.” Bir uyaran olmamış mı acaba? İnsan düşünmeden edemiyor.
Reddit’in kurucu ortağı Steve Huffman ise farklı bir modelle karşımıza çıkıyor. 2015’te, toksisitenin platforma kök saldığı bir kriz döneminde, neredeyse altı yıllık bir aranın ardından CEO koltuğuna geri döndü; o sırada 31 yaşındaydı. Toksisiteyi dizginlemek için yeni bir içerik politikası getirildi, Huffman’ın görevi Reddit kullanıcılarını buna ikna etmekti. Bunun için bolca paylaşım yaptı. Sık sık “bana her şeyi sor (ask me anything)” oturumları düzenleyip şirketin yeni yönünü anlattı, arada kullanıcılarla hafif trollükler bile yaptı. Krizler yatıştıkça paylaşımlarını azalttı; sorun çıkarmaktan çekinerek geri çekildi. Huffman’ı iletişimini diğer CEO’ların iletişiminden ayıran temel bir özellik de var. Reddit’te kullandığı resmiyetin dozu duruma göre değişiyor. Kimi zaman espriler savuruyor, kimi zaman yanında bir ekip ve her yanıtı onaylayan bir avukatla birlikte şirketin finansal sonuçlarını açıkladıktan sonra kullanıcılara yanıt veriyor. Videoyu da iyi kullanıyor.
CEO’lar (hatta patronlar da diyebiliriz) Neden Böyle İşle Meşgul Olur ki? Daha da Ötesi, Olmalılar mı?
Bu insanlar neden kameranın karşısına geçiyor? Curtis neden günde altı saat sesli mesaj dinliyor? Adamolekun neden televizyon ve radyo programlarında boy gösteriyor? Kempczinski neden bir hamburgerden ısırık almak için objektiflerin karşısına geçiyor? Huffman neden kullanıcılarla bu tonda bir iletişimi sürdürüyor? İlk akla gelen cevap tabii ki pazarlama stratejisi… Ama konuyu yalnızca bununla açıklamak hiç de yeterli değil.
CEO’nun kişilik özellikleri burada bir rol oynar mı? Daha da önemlisi, eğer oynuyorsa, bu özellikler reklamı daha etkili kılabilir mi?
Kişilik özelliklerinde oldukça ileri gidip bu soruya yanıt arayan, “How Does CEO Narcissism Impact the Effectiveness of Advertising on Firm Performance? A Study in the Restaurant Industry Context. (CEO’nun Narsisizmi, Reklamların Şirket Performansı Üzerindeki Etkinliğini Nasıl Etkiler? Restoran Sektörü Bağlamında Bir Araştırma)” isimli, çok yeni bir araştırma var önümde. Mart 2025’te Journal of Current Issues & Research in Advertising dergisinde yayımlanmış. Yaptıkları cahillikten mi, görgüsüzlükten mi yoksa narsist kişilik özeliklerinden mi bilemem ama başlığı okuyunca sizin de aklınıza aynı kişi gelmiştir sanırsam… Bu kişi özünde olmayan nitelikleri kendine atfetmeye çalıştı, amacı lig atlamaktı ama ligden düştü. Çünkü girmeye çalıştığı lig hala kolay girilecek bir lig değil ve hala ciddi entelektüel sermaye gerektiriyor.
Dünya Kupası finalinden sonra Messi’yi çekiştirip kupayla fotoğraf çekilmek için epey bir çaba sarf etmişti, hatırlarsanız.
Hatırlayın 2022 Katar Dünya Kupası finalini. Arjantin şampiyon olmuş, Messi kupayı havaya kaldırıyor, dünya o anı izliyor. Tam o anda sahada birini görüyoruz… Bizim Nusret Messi’yle fotoğraf çekilmek için kolundan çekiştiriyor. O güne kadar Nusret, Hollywood yıldızlarının, dünyaca ünlü futbolcuların ve milyarderlerin sadece bir fotoğraf karesi için binlerce dolar harcadığı küresel bir pop kültür ikonuydu. Ama işte bu sahne, düşüşünün başlangıcı oldu. FIFA, Nusret’in sahaya nasıl girdiğine dair resmi bir soruşturma açmak zorunda kaldı. Hemen ardından Amerika’nın en prestijli futbol turnuvalarından U.S. Open Cup, Nusret’in finallere katılımını yasakladığını duyurdu. Küresel bir hayranlık dalgasının küresel bir cringe dalgasına dönüşmesi için tek bir sahne yeterli oldu.
Sahi, ne yapıyor şu anda Nusret, birçok işinden niye çekiliyor?
Neyse… Biz sorumuzu tekrar edelim. Bir CEO’nun narsisist eğilimleri reklam yatırımlarının firma performansına etkisini nasıl değiştirir? Cevabı bulmak için iki farklı çalışma yapmışlar.
Araştırmacıların gerçekleştirdiği ilk çalışma kapsamlı bir nicel analiz. McDonald’s, Wendy’s, Domino’s, Starbucks, Texas Roadhouse, Brinker, Darden, Yum Brands gibi 22 halka açık restoran şirketinin 16 yıllık verisi mercek altına alınmış. Toplam 352 gözlem yapmışlar. CEO narsisizmini ölçmek için Chatterjee ve Hambrick’in literatürde kabul görmüş yaklaşımı kullanılmış, burada üç temel gösterge var. CEO’nun yıllık raporda yer alan fotoğrafının büyüklüğü, CEO’nun nakit ücretinin ikinci en yüksek ücretli yöneticiyle oranı ve CEO’nun nakit dışı ücretinin (hisseler, opsiyonlar) yine ikinci en yüksek ücretli yöneticiyle oranı. Kulağa şaşırtıcı geliyor olabilir ama bu üç gösterge uzun yıllardır narsisizmi ölçmenin güvenilir bir yolu olarak kabul ediliyor.
Sonuçlar nasıl çıkmış dersiniz? Reklam yatırımları zaten çoğunlukla firma satışlarını ve marka değerini olumlu etkiler, bu beklenen bir sonuç. O kadar da beklenmeyen bir sonuç ise CEO narsisizmi yüksek olduğunda bu etkinin çok daha güçlü olduğu… Yani restoran sektöründe hizmet veriyorsanız ve başınızda narsisist eğilimli bir CEO varsa, aynı firmanız aynı reklam bütçesiyle daha çok satış yapabilir ve markanıza daha çok değer katabilirsiniz.
İkinci çalışma ise meseleyi tüketici penceresinden ele almış. 120 Amerikan katılımcıya kurgusal bir restoran olan “Cozy Burger Bistro” üzerinden iki farklı reklam gösterilmiş. Bir grup CEO’nun isminin ve fotoğrafının bulunduğu yüksek narsisizm temalı bir reklam görmüş, diğer grup ise CEO’dan bahsetmeyen bir reklamla karşılaşmış. Buradaki sonuçlar da oldukça çarpıcı.
Yüksek narsisizm temalı reklamı gören tüketicilerde doğrudan “hadi gidip şu restoranda yiyeyim” hissi uyanmıyor tabii. Ancak bu reklamlar, tüketicinin gözünde CEO’nun özgüvenini ve şirketin reklam gücünü yüksek göstererek reklama duyulan güveni inşa ediyor. Özellikle ürüne karşı baştan katı ve rasyonel beklentileri olmayan ortalama tüketicilerde inşa edilen bu güven duygusu, zincirleme bir etki yaratarak nihayetinde restoranı ziyaret etme niyetine dönüşüyor.
Yani araştırma diyor ki… Kendini öne çıkarmaktan çekinmeyen, hatta narsisist eğilimleri olan CEO’ların mesajlarına tüketiciler olumlu yanıt veriyor. Şirket CEO’sunun görünür olması sayesinde pazarlama iletişiminden çok daha iyi sonuçlar alıyor. Verinin restoran sektörü için geçerli olduğunun altını bir daha çizelim…
CEO’nun Oynadığı Reklam Daha Çok Satıyorsa Ne Ala! Ama CEO Reklam Yıldızı Olursa Bu Şirketi Kim Yürütecek?
Açıkçası araştırmadaki “narsist” gerekçelendirmeyi çok doğru bulmadım. “Öne çıkmakta bir sakınma görmeyen CEO” ile narsist kişilik çok farklı konular.
Çoğu CEO ya da patronun işinin gereği olarak doğal seyrinde öne çıktığını düşünenlerdenim ve eğer doğru bir kişilik özelliği aranacaksa “cesaret” olduğunu düşünüyorum.
CEO’nun öne çıkması, işini önemsemesi belirli bir sektörde reklamı satıyor olabilir ama şirketi yürütmüyor. Bunların ikisi farklı şeyler. Reklam bir bağlam üretir, dikkat çeker, rezonans yaratır. Bunun neticesinde markaya yönelik bir sempati de oluşturabiliyorsa, hele bir de o sempati satışa dönüşüyorsa… Yine bir kişisel düşünce söyleyeyim, şirketini iyi yönetenleri iletişim işini de iyi yapanlar olduğunu düşünenlerdenim. İşlerini iyi yönetmiyorlarsa uzun süre ön yüzde kalamıyorlar zaten… İş ve iletişim iyi yönetiliyorsa tadından yenmez. Şirketi yürütmek operasyonel mükemmellik, doğru ürün stratejisi, finansal disiplin ve sağlıklı tedarikçi ilişkileri gerektirir. İletişimi yönetmek ise önce iletişim denilen sanat ve bilimin özünü kavramayı gerektirir.
Basit Bir Hesap Yapalım.
Bir gün 24 saat. O 24 saatin bir kısmı uykuya, bir kısmı yemeklere, bir kısmı aileye gidiyor. Geriye verimli çalışma saatleri olarak ne kalıyor? Tam kestirmek zor, ama günde 10-12 saat makul bir tahmin olacaktır… İşte mesele de burada başlıyor. Bu 10-12 saatin ne kadarını siz reklam çekimine, sosyal medya yönetimine, podcast yayınlarına, Instagram reel’lerine, müşteri yorumu okumalara, TV programlarına ayırırsanız ayırırsınız; buna kimse karışamaz. Ama o saatleri başka şeylere ayırmamış olursunuz, bunun farkında olmanız gerekir. Üstüne üstelik bu işin bir de zihinsel örgütlenme kısmı vardır ki buna kalem yetmez. Başka bir yazının konusu olsun.
Strateji belirleme, finansal disiplin, ürün geliştirme, tedarikçi ilişkileri, üst yönetim ekibinin yönlendirilmesi, kurum kültürünün korunması, yatırımcı iletişimi… Hepsi bir CEO’nun masasında olması gereken işler ve hepsi de tam zamanlı bir mesai gerektiriyor. Bir CEO markanın yüzü olmaya karar verirse, geminin kaptanı olma işine ayıracağı zamandan kısacak demektir. Matematiksel olarak başka türlü olmasının imkanı yok.
Modern şirket yapısında bu işin bir delegasyon boyutu olduğunu da göz ardı etmiyoruz tabii. COO operasyonu yönetir, CFO finansı, CMO pazarlamayı, CHRO insan kaynaklarını… Üst yönetim ekibi güçlü olduğunda CEO’nun stratejik vizyona, dış temsile ve marka iletişimine vakit ayırması mümkün hale gelir; hatta bu tavsiye de edilir. Ama bunun ön koşulu güçlü bir üst yönetim ekibinin varlığıdır. Ekip zayıfsa, CEO Instagram’da burger ısırırken şirket operasyonlarında kimsenin haberdar bile olmadığı problemler oluşmaya başlar. Bunun farkında olmakta fayda var. Burada Beko Corporate‘dan ayrılan Hakan Bulgurlu’nun durumuna bir bakmakta fayda var, daha sonra bakacağız…
İşte tam da burada bir hiyerarşiden bahsetmemiz gerekiyor.
CEO’nun görünür olmasını firmanın iş sonuçlarına katkısını kanıtlamayan bilimsel araştırma yok. Çünkü layığıyla yapıldığında gerçekten değer yaratıyor. Marka için, kurum için, CEO için, gençler için, hatta ülkenin iş kültürü için… Ama bu madalyonun yüzünün sadece bir tarafını gösteriyor. Kurum/marka ile CEO arasındaki çizgi düşündüğünüzden çok daha incedir. İyi yönetildiğinde CEO marka değerine değer katar, kötü yönetildiğinde markayı kendiyle birlikte sorunlara boğabilir.
Bu yüzden görünürlük meselesine titizlikle ve temkinle yaklaşılmalıdır ve CEO (ya da patron ya da ilgili üst yönetici) şirketin yüzü olmadan evvel şirketinin iyi bir kaptanı olduğundan emin olunmalıdır.
Hocam Ne Öneriyorsunuz Diye Sorarsanız…
Şu soruları kendinize sorun derim..
- Üst yönetim ekibim bu süre boyunca operasyonu eksiksiz yürütecek kapasitede mi? Cevap evetse sahne sizin olabilir. Eğer yanıtınız hayırsa biraz daha düşünün derim.
- Reklam ve iletişim çalışmalarına ayıracağım zaman, stratejik düzeyde yapmam gereken işleri aksatacak mı? Aksatacaksa hangi işleri delege etmem gerekiyor? Taviz verebileceğim birtakım işler var mı? Hangi tarafın getiri-maliyet dengesi şirketimin lehine çalışıyor?
- ve belki de içlerindeki en önemlisi: Ben bu işi gerçekten otantik bir biçimde yapacak biri miyim, yoksa kameranın karşısına pazarlama ekibinin baskısıyla mı çıkıyorum? Çünkü tüketici/kullanıcı/izleyici/okuyucu, artık adını siz koyun, samimiyetsiz performansın kokusunu çok uzaklardan alabiliyor.
Bu konuyu incelemeye devam edeceğim. Şimdi buyrun seçkimizi okumaya…
Not: Türkiye’nin LinkedIn Tabanlı Etkileyici Listesi’nde olması gerekenler lütfen DM’den mesaj göndersinler.
Murat Ülker, BMC Public Health Dergisi’nde yayınlanan ve Türkiye’deki gıda çevresi politikalarını inceleyen Food EPI araştırmasından yola çıkarak, sağlıklı gıda sistemlerinde regülasyon ve inovasyon dengesini ele almış. Araştırmadaki düşük uzman uzlaşısına ve gıda endüstrisinin değerlendirme süreçlerinin dışında tutulmasından kaynaklanan metodolojik kısıtlara dikkat çekerek, gıda sistemini yalnızca yasakçı kurallarla düzenlenecek bir risk alanı olarak görmenin eksik kalacağını vurguluyor. Ülker’in tespiti oldukça mühim… Kalıcı ve yapısal bir dönüşüm, sektörü dışlamakla değil; aksine ürün reformülasyonu, porsiyon kontrolü ve yerli tarımı destekleyen sorumlu inovasyon hamleleriyle gıda sanayisini bir çözüm ortağı haline getirmekle mümkündür.
Hanzade Doğan, yapay zeka dönüşümünü yalnızca bir maliyet düşürme veya verimlilik aracı olarak görmenin büyük bir hata olacağını vurguluyor. Bu teknolojinin asıl gücünün girişimci ruhlar için açtığı sınırsız potansiyelde yattığını belirten Doğan, liderleri şüpheciliği bırakarak süreci bizzat mutfağında deneyimlemeye davet ediyor. Geçmiş dijitalleşme dalgalarından yola çıkarak, toplumun geleceğinin teknoloji şirketlerinin inisiyatifine bırakılamayacağına dikkat çekiyor ve insanı merkeze alan yeni bir toplumsal sözleşmenin gerekliliğini savunuyor.
Akan Abdula, şirketlerdeki yüksek tepe yönetici sirkülasyonunun ve her yeni liderin düzeni sıfırlama refleksinin yarattığı “kurumsal amnezi” tehlikesini ele alıyor. Küresel verilerle CEO görev sürelerinin kısalmasına dikkat çeken Abdula, liderliğin hızlı tüketim ürünü gibi görülmesinin kurumsal hafızayı yok ettiğini belirtiyor. Şirketleri sürekli formatlanan ama geçmişi hatırlamayan bilgisayarlara benzeten Abdula; bu durumun aynı hataların tekrarlanmasına ve başarısızlığı sınanmış eski fikirlerin yeniymiş gibi masaya dönmesine yol açtığını vurguluyor.
Ömer Barbaros Yiş, iş hayatındaki en büyük korkusunun bilmemek ya da başarısız olmak değil; heyecanını yitirip sıradanlaşmak ve insanların hakkına girmek olduğunu paylaşıyor. Diplomaların, hırsın ve başarıların bir kalp kırıldığı sürece hiçbir değerinin olmadığını belirten Yiş, profesyonel dünyada karakterin başarıdan her zaman daha üstün tutulması gerektiğini vurgulamış
Yahya Ülker, Audemars Piguet ve Swatch ortaklığıyla duyurulan “Royal Pop” cep saati koleksiyonunu, lüks markaların geleneksel miraslarını korurken yeni nesillere ulaşma ikilemi üzerinden incelemiş. Ürünün kol saati yerine cep saati formunda tasarlanmasını ve AP’nin tüm geliri bağışlamasını, kısa vadeli kazançtan ziyade sembolik bir marka sermayesi hamlesi olarak yorumluyor. Swatch’ın pazardaki daralmayı aşma arayışına karşılık, AP’nin ABD ve Japonya’daki marka tescil zorluklarının ardından Royal Oak kodlarını kültürel zeminde yeniden sahiplenme motivasyonuna dikkat çekmiş. Geleneksel koleksiyonerler ile Gen Z beklentileri arasında kalan bu projenin yaratacağı müşteri değerini MoonSwatch ve Kotler merceğiyle tartışmaya açan, stratejik yönü güçlü bir analiz.
Burcu Geriş, başarı hikayelerinin ötesinde başarısızlıkların, zorlukların ve düşüşlerin de paylaşılması gerektiğini savunuyor. TEDxYouth’taki “Eşik Anı: Kariyer Değil, Karakter Seçimi” başlıklı konuşmasında gençlere hayatın ve başarının dümdüz yükselen bir eğri olmadığını aktardığını belirten Geriş, yeni neslin heyecanından ve organizasyon kabiliyetinden büyük umut duyduğunu ifade etmiş.
Hakan Aran, inovasyonun ve sürekli gelişimin kilidini bugünün “ileri” kabul edilen süreçlerindeki ilkellikleri fark edebilmek olarak tanımlıyor. Gerçek teknolojik ilerlemenin sorunsuz geçişlerden değil, içinde hataları barındıran karmaşık denemelerden geçtiğini belirten Aran; dijital dönüşümde “tamamlanma” yanılgısına düşenlerin kaybedeceğini vurguluyor. Yapay zekayı insanın yerine değil, yanına konumlandırmanın değerine dikkat çekiyor.
Hakan Bulgurlu, plastik krizini halkla ilişkiler konusu olmaktan çıkarıp doğrudan bir sistem mühendisliği ve operasyonel dönüşüm meselesi olarak ele alıyor. Küresel geri dönüşümün %9’da kalmasını ürün mimarisini kökten değiştirecek endüstriyel kabiliyetle çözebileceğimizi belirtiyor. Atığı temelde bir tasarım hatası olarak tanımlayan Bulgurlu; asıl çözümün ambalajı basitleştirmekten tedarik zincirine kadar döngüselliği operasyon, finans ve stratejinin merkezine taşımak olduğunu vurguluyor.
Güldem Berkman, şirketlerin iç terfilerde dış transferlere kıyasla daha temkinli davranma refleksini ele alarak “taç takılan baş akıllanır” yaklaşımının önemini vurguluyor. İçeriden yükselen yeteneklerin geçmiş rolleriyle yargılanmasının kurumsal bir bariyer yarattığına dikkat çeken Berkman; insanların genellikle bir role önceden hazır oldukları için değil, o büyük rolün sorumluluğu bizzat verildiği için büyüdüklerini ve gerçek potansiyellerini ortaya çıkardıklarını belirtiyor.
Mehmet Abbasoğlu, petrol krizlerini ve jeopolitik gerilimleri sadece bir emtia sorunu olarak değil, küresel tedarik zincirlerini şekillendiren çok boyutlu bir finansal enstrüman olarak ele alıyor. Küresel resesyon uyarılarının gölgesinde kısa vadeli fiyat odaklı politikaları eleştirerek; risk yönetimi, hedge esnekliği ve alternatif lojistik yatırımlarına geçilmesi gerektiğini belirtiyor. Enerji bağımlılığından ve kriz döngülerinden kurtulmanın yolunun akıllı, çeşitlendirilmiş ve uzun vadeli finansal stratejilerden geçtiğini vurguluyor.
Emre Kurtoğlu, dünyanın en büyük e-ticaret platformlarının Çin merkezli oyunculara kayması üzerinden sektördeki dönüşümü ele alıyor. Yeni nesil platformların e-ticareti içerik, eğlence ve sosyal etkileşimle birleştirerek dev ekosistemlere dönüştüğünü belirten Kurtoğlu; gelecekte fark yaratacak olanların teknolojiyi deneyimle birleştirip müşteriyi en iyi anlayanlar olacağını söylemiş.
Şule Yücebıyık, Nvidia CEO’su Jensen Huang’ın yeni zeka tanımından yola çıkarak geleceğin yetkinliklerini diploma ve teknik becerilerin ötesinde ele alıyor. Yeni dönemde veri ile insan sezgisini, analitik düşünce ile empatiyi birleştirebilenlerin öne çıkacağını belirten Yücebıyık; söylenmeyeni duyabilme, güçlü iletişim, mizah ve bağ kurma yeteneğinin geleceğin zeka tanımındaki belirleyici rolünün altını çizmiş.
Haluk Dortoğlu, bilgi ile fikir arasındaki temel ayrımı ele alarak, veriyi yalnızca sergilemenin (malumatfuruşluk) kurumsal özgünlüğü nasıl baltaladığını inceliyor. Yapay zeka çağında bilginin metalaştığına ve erişim maliyetinin sıfıra indiğine dikkat çeken Dortoğlu; asıl katma değerin veri yığınlarında değil, psikolojik güven ortamında üretilen ve birbirinden bağımsız noktaları birleştiren özgün içgörülerde yattığını düşünüyor.
Bahattin Aydın, askerlik anısından yola çıkarak Eric Berne’nin Transaksiyonel Analiz yaklaşımını ve lider-çalışan ilişkilerindeki ego durumlarını ele alıyor. Yöneticilerin “Eleştirel Ebeveyn” tavrının çalışanları “Uyarlanmış Çocuk” moduna soktuğunu ve korku nedeniyle zihinsel kapasitelerini sınırladığını belirten Aydın; sağlıklı kurumsal bağların ve psikolojik güvenliğin ancak tarafların “Yetişkin” modunda kalmasıyla inşa edilebileceğini vurguluyor.
Meltem Bakiler Şahin, liderliğin zihinsel boyutu kadar az konuşulan duygusal ağırlığına ve yöneticilerin ekiplerin kaygı ile baskı enerjisini taşıma sorumluluğuna dikkat çekiyor. Sürdürülebilir liderliğin her şeyi duygusal olarak sahiplenmek değil; belirsizlik süreçlerinde sakin, net ve dengede kalabilmek olduğunu belirtiyor. Liderin odaya getirdiği duygu halinin zamanla şirket kültürüne dönüştüğünü vurgulayan Şahin, yeni çağın en önemli liderlik becerisini bu ağırlık altında ezilmeden “insan kalabilmek” olarak tanımlamış.
Murat Göllü, RepTrak 2026 raporu üzerinden kurumsal itibarın artık şirketlerin tekelinden çıkıp çok paydaşlı bir kolektif anlatıya dönüştüğünü ele alıyor. Adidas’ın topluluk odaklı bağlarla 2. sıraya yükselirken Nike’ın merkezi stratejiyle 50. sıraya gerilemesini örnek gösteren Göllü, yapay zekanın internetteki dağınık veriyi süzerek itibarın yeni denetçisi haline geldiğini vurgulamış. Kriz anında kurumları kendi mesajlarından ziyade dışarıda kurdukları bağımsız güven ekosisteminin koruyacağına dikkat çeken mühim bir analiz.
Arda Öztaşkın, insanlık tarihinin en bağlantılı çağında yaşanmasına rağmen büyüyen küresel yalnızlık krizini ve bunun ticari bir pazara dönüşmesiyle ortaya çıkan “yalnızlık ekonomisini” ele alıyor. TÜİK verilerine göre tek kişilik hanehalkı oranının %20’ye dayandığı günümüzde, yalnızlığın artık yeni ekonomik modelin hem girdisi hem de çıktısı haline geldiğini belirtiyor.
Kaynakça
Joo Hwan Seo, Mark Yi-Cheon Yim, Jin Sun Ahn & Larry Yu (2026) How Does CEO Narcissism Impact the Effectiveness of Advertising on Firm Performance? A Study in the Restaurant Industry Context, Journal of Current Issues & Research in Advertising, 47:1, 136-156, DOI: 10.1080/10641734.2025.2465313
Holman, J. (2026) Head, and maybe the face, of the business: A star C.E.O. can enhance a brand’s authenticity, but the tactic also has its risks. The New York Times
(*) CEO iletişimi sadece görevdeki CEO iletişimini değil patronlar, YK Başkanları ve şirketi etkileyen üst yönetici iletişimini kapsar.




